20 Aralık 2009 Pazar

unintended'ı gördüm

ve artırıyorum: assassin. dinleyiniz.
biraz daha sert müzik dinlemeye meylim öfkemden kaynaklanıyor sanıyorum.
"benim kadar acı çekmedikçe tanrıya inanmamı beklemeyin benden"
diye başlaması gereken bir roman başka türlü başlıyordu.
tamam, hiçbirşey bitmesi gerektiği gibi bitmiyordu ama başlaması gerektiği gibi başlamaması biraz haksızlık olmuyor muydu?
maddeler halinde yazıyor olmak insanı rahatlatıyor.
kronosun yaş günü hüseyin'in yaş günü kadar heyecanlandırıyor beni.
en azından kronos hediye talep etmiyor.
şöyle bir dönüp bakıyorum da iyi oldu diyorum.
ben çaktırmam ama şöyle bir dönüp bakmamla meşhurumdur.
çaktırmıyorsam nasıl meşhur olduğum sorusu, şöhretimin kendi içerimde ve kendime hitap eden, popülimzden arınmış şahane bir şöhret olmasındandır, şeklinde açıklığa kavuşturulabilir.
önder abiye saygılar sunuyoruz.
maddeler halinde de bitiriyorum:
bazen bitirmek için tek madde kafi geliyor.

yeniden seve debilirim

- al sana ayrı de. muse dan unintended dinlerim, gerisini çöpe atarım.
- jon bon jovi dinler misin?
- üçü birden adamda kafa bırakmıyorlar abi.
- o zaman kaptan blek in kırmızı ambalajlı little cigars ın dan için.
- ateşi bulamadım
- mutfaktaki ocaktan yak
- saatin kaç benimki casio.
- saatte nacar karıda macar
- baba oğul ve de kutsal ruh adına sizleri selamlıyorum
- aleyküm selam

15 Aralık 2009 Salı

happy birthday

doğum günümü perşembeye çektim ki samsa bana tag heuer bilemedin swatch bilemedin bvlgari bir saat alsın diye. samsa da dedi ki hayır çekmedik. 27 hazirana kadar bekleriz, ne çıkar, ilahi samsa.
bu arada tanerciğim sana murat boz öneriyorum ne ateş olur ne soba kasaba kasaba hey hey hey tey tey tey diyerek erzurumda cumhuriyet bulvarında bilemedin hürriyet caddesinde bilemedin gazi lisesinin önünde gezinirsin. ama ankaralı şarkıcı özgün dedikleri aklıma gelince yumurta şekline aldırmaksızın sevdik kendisini o ayrı mesele. sen yaz tanercim yine de, ister özgüne şarkı sözü yaz ister serdar ortaça şiir, ister kronosa roman. nokta sayısına bakmadan okuruz biz.
konuyu saptırmadan doğum günü mevzusuna gelelim. olm ve olmlarım; kronos bir yaşına girmiş lan! hem de 2 aralıkta! bu kutlu günü nasıl unuttunuz? sorarım size kınarım sizi anlatım bozukluğunu yakıştırmam kendime.
şimdi konuyu saptırıp murat menteşin ateş icat edilmeden önce cehennemde yanmayı tahayyül edemez haline gelelim. bunu bizim evraktaki salihin murat menteşten bihaber olarak söylemesi enteresan gelmişken önder abinin açıklamasıyla yüreğim ferahladı. anlatayım. ateş icat edilmedi, şimşekler, güneş vs gibi sebeplerden yangınlar zaten çıkıyordu ve insanlar sadece ateşi şimşek vs olmadan üretmeyi buldular. yoksa evvelinde ateşi buldukları yere tapınak yapıp oraları koruyorlardı ve sigara yakmak için tanrıların müsade vermesine aldırmadan yahut destur isteyerek tapınaklara girip çıkıyordu insanlar. bugün aşırı dindar olan ailelerin bu özellikleri de işte binlerce yıl önceki bu sigara tiryakisi atalarından kalmadır. tiryaki ataların sürekli tapınaklara girmesi onların ve torunlarının oldukça dindar olmalarına sebep olmuştur. hikaye budur. ateş bulunmuş olsun olmasın yanmam an meselesidir. bir de çakmak kibritten önce icat edilmiştirmişmişmiş.

birdenbire biten bir yazı olsun, son derece sanatsal kişilik zeki demirkubuz filmi kader gibi.

ben karamurat.

fonda transylvaniadan promesse.

14 Aralık 2009 Pazartesi

özgünü biliriz

yumurta gibi çocuk maaşallah.

yumurta demişken, kahvaltıda yumurta yemeyeli uzun zaman olmuş olabilir. olmayadabilir. hafızam bu aralar beni yanıltıyor olabilir. olmaya dabilir. olmayadabilirdeki dabilir, ayrı da yazılabilir. yazılmayada bilir. kim bilir?

zamanında dışavurulmayan öfkenin insan ruhunda açabileceği karadelikler üzerine düşünüyoruz bu ara. biz buna tıp biliminde birşey demiyoruz. tıp bilimine durduk yere öfkeleniyoruz.

muse dinliyoruz. şiddetle tavsiye ediyoruz. stockholm syndrome diye de şarkıları varmış. biz blackout'u tavsiye ediyoruz.

üç noktada aslında ...

yeni yetme yazarların kendilerine gizem katma merakları var. ama ben şahsen şeklini seviyorum. bir birlikteliği temsil ediyor gibime geliyor. üç kişiden cemaat hesabı. yan yana üç tane böööle. (bakın, yanyana 3 tane ö bile sevimli geliyor)

uzun zamandır yazamıyorum o yüzden diğer iki noktadan özür diliyorum. ama uyumayı bile beceremediğim zamanlar. bir ara bir tema belirleyip yazarım her halde.

şarkıdan tavsiye. (iki nokta üstüste gelmesin deve güreşi gibi olur) ehmmmmm şey.
özgün diye bir arkadaş var. onun mühür diye bir şarkısı var. evet türkçe .evet pop.hayır serdar ortaç bestesi değil. öptüm gözlerinizden.

8 Aralık 2009 Salı

ha kestiğin odun, ha tuttuğun balık

yine de üç noktadan link yapma sanatına origami denmez. üç noktadan link yapma origamisine sanat da denmez zira.
kronosu özlemişliğimin selamı üzerine karşınızdayım, ellerim boş, yine birşeyleri unutmayı unutmadım ve birşeyleri ihmal etmeyi asla ihmal etmiyorum.
hayatın garabetinin en çok vapurları martıları ve bizleri enterese ediyor olması cümlelerimi toparlanamaz yapıyor.
selam ediyorum.

22 Kasım 2009 Pazar

hayat hala garip, kuşlar vapurlar falan

ismailin murat menteş okuyup beğenmesi garip değil midir? bu bana bir işaret midir? çalışan anne olarak ev ekonomisi derslerine katılmam gerekirken giyime ve kitaba verilen paralar caiz midir? yine de thomas abizi sever, odun kesmesek de balık tutarız biz.
müsvedde olmak iyi bir şey olsa da müsvette olmayı tercih ederim ben samsa bey. aslında kronostrio bilgi işlem sorumlusu olduğun için müsveddelikten yırtmış sayılır mısın? bence sayılırsın.
arkasına dönüp bakmayan aşk olmaz olsun mu samsa bey? sen böyle aşkın ızdırabı ile ne yaparsın? bu soruların cevaplarıyla gel bana bölümden elemanlardan istiklalde ayrıldıktan sonra. onların 2008 doğumlu olmaları da ayrı bir terane tabiki...
size bir aşk hikayesi anlatayım mı? anlatayım. sedat vardı bizim eski mahallede,sedat abi aslında, deli, zararsız, etrafa boş gözlerle bakan, annesinin desteğiyle zor yürüyen. sonradan yürüyemez olmuş, en sonunda da ölmüş bir kaç yıl önce. sebebi de sevdiği kızı babasının vermemesi ve kızın başkasıyla evlenmesi. yoksa çakı gibi delikanlıymış. garip. vapurlar falan.

ensemble suare de ayrı güzelmiş hani. waldecki daha özümsemem lazım sanırım.

fonda bilal göregen. sevdiğim kız bana abi deyince ...

dırıdıdı dıt dırı dırııııı dı dıııııı dıııııııı

üç noktada aslında link var.

20 Kasım 2009 Cuma

afilli sözler ansiklopedisi

murat menteş'in afilli sözler ansiklopedisinin ikinci cildi olan "korkma ben varım" beynimin tüm hücrelerini doldurarak tamama erdi. beynimin tüm hücreleri dolduktan sonra taşan kısım, beynimin taşıyabildiği kısma kıyasla aysbergin suyun altındaki kısmı gibi diyebiliriz. ilk cilt olan "dublörün dilemması" ve malum "korkma ben varım" türk romanı, türk edebiyatı, dünya yazını, kainat katakullisine armağan edilmiş en psikopat hediyelerden ikisi sanıyorum. duygularıma gem vuramıyorluğumun taşkınlığıyla kelimelerimin fakirliği ve bu psikopatlığı tarif ve takdir ve takdim etme ihtiyacı beni afallatmış durumda.
hüseyin bey henüz takdir etmemiş olsa da, beni onikiden vurmuş iki romandan bahsediyoruz burda. god bless you murat menteş.
bir sonraki romanda murat beyden şunu rica ediyoruz. ah muhsin ünlü'nün en baba mısralarından olan "seni sevmem toplumu meşru kılar / ve çekip gitmen, beni dile indirger sevgilim" mısralarını alıntılaması; aynen onur ünlü'nün, alper canıgüz'ün romanından, "senin iraden güçlü değil hayatım, tutkuların zayıf" diyalogunu alıntıladığı gibi.
heyecanımı ve şaşkınlığımı mazur görün kronostrio sakinleri.
konuyu kapatalım, yoğun bir dönem yaşıyoruz. güzelliğin ve masumiyetin tanımı gibi bakan üç aylık yeğenini dün görmüş, iki yaşına yaklaşan ve bir dayıya en çok yakışan süpermen yeğenine yakında kavuşacak, güzel romanlar okumuş, güzel filmler izlemiş, güzel müzikler dinlemiş, güzel şiirler okumuş, güzel insalarla dostluk etmiş, birlikte olmuş, güzel muhabbetler etmiş, güzel bir aileye sahip, güzel yerlerde çaylar içmiş boktan ve beş para etmez bir bilgisayar mühendisi müsveddesinin şaşkınlığı içerisindeyim.
konuyu kapatalım. bu arada, sevdiğinden ayrılırken dönüp dönüp arkana bakıyor olman aşktır, mükemmel aşk, onun bir kere olsun dönüp arkasına bakmamasıdır.
candan aziz, kıymetli dostlar,
hüseyin bey'e söz verdiğimiz gibi hayatımıza yeni giren müzik türü olan trip-hop tarzının bir örneğini aşağıya iliştiriyorum:
waldeck - make my day
http://www.youtube.com/watch?v=1rPvSC5UqLk
ayrıca bahsettiğim, günün (ve dünün ve yarının) şarkısını aksatmıyorum:
ensemble suonatori
http://www.youtube.com/watch?v=5tS9PsNsEaM
tony gatlif de gelsin
hala vicdan azabıyla ve herşeyden nefret ederek çok geç uyanıyorum.
canımız sağolsun.

16 Kasım 2009 Pazartesi

yarım vole özcan

Öyle her gelen topa vole vurmayacaksın.
Duran kaloriferlerde usta bir sol ayakta olmayacaksın.
Sen Türk'sün ve uyurken bile gözün açık uyuyacak, en ufak tehlike hissettiğinde sıçrayacak ve tehlikeyi savuşturacaksın samsa.
Ama sen bilmezsin sırf 28 gün ya da bilemedim 21 gün rap -cartel gibi- yapmak için yeni zelandaya gideceğin için.
Konuyu kaloriferden böyle nasıl dağıttım anlamadım ama dağıldı bi kere toparlayamıyorum.

Ama şaka bi yana, hatta bu yana gelsin şaka olm koptum lan. manyak mısın da rüyanda vole vuruyosun. hep o dayı yüzünden demi. arayım da seni maça çağırsınlar bari. olmazsa perşembe gel yenibosnada maç yapalım.

Taner ve Samsa Beyler ve Bayanlar; Kobi olduğunuzu onaylatmak isterseniz gelin bir çayımı için, tipinize bakıp onay vereyim. süper onay veririm.

fonda mirkelam. ahu gözlüm. yok lan samsa sen değilsin. taner sen hiç değilsin.

mirkelam.

15 Kasım 2009 Pazar

kalorifere gelişine vole vuran adam

serkan'ı hepimiz severiz, kendisi, yasemin'in tabiriyle söylersek: sevdikleriyle mutlu ve neşeli geçirdiği bir senenin daha sonuna geldi. ben de doğumunun sene-i devriyesine mahsuben hanelerine yatılı misafir oldum. işte öyle muhabbetli bir akşam.
süzülerek gelen topa tam afilli bir vole patlatmıştım ki ayağımın acısıyla uyandım. yarabandı falan, hallettik.
teyzemlerdeyim. insan teyzelerine gereken önemi vermeli.
ödev yapıyorum. gözlerinizden öperim.

13 Kasım 2009 Cuma

teyzeme gitmem lazım

yok yok şaka
sadece ankaraya gidiyorum bugün
ve bizim sistem hala çalışmıyor
samsa eğer topsakallarını kesersen seni buraya alabiliriz bilg. müh. CENGaveri olarak. çok da yakışır. zaten kravatta yakıştı sana.
gidelim ankaraya, gelelim istanbula.

teyzeme gitmem lazım.
ama o almanyada.

bunu da mailden yazı nasıl oluyormuş diye denemek için yazdım zaten.

nora luca çalsın. ağlayalım.




9 Kasım 2009 Pazartesi

Bugün pazartesi mi, hayır cuma dedi.

Haftanın ilk günü pazartesi değil cumadır diyen adamın hikayesi. Saçma :D Buyrun:

13, dedi, benim uğurlu sayımdır. Bana şans getireceğini düşünürüm. Getirseydi şimdiye kadar getirirdi diye düşünmez ümitle beklerim 13ün getireceği şansı. İlk 13 ve İkinci 13 yıllarımı bitirdiğie göre üçüncü 13 yıla bakacağım, dedi. Çay istedi iki tane, oysa ki ben açtım ve hiç bir şey içmek istemiyordum. Sonra sigara yaktı, bana da uzattı, oysa ki ben o sigarayı sevmiyordum. Kendi sigarama uzandım, burdan yak dedi. Yaktım.
Sonra Papa 13. Gregory'yi bilir misin diye sordu. 12.den sonra yaşadığı kesin, dedim, gülmedi ama devam etti. Bu adam var ya şimdi kullandığımız takvime son halini veren adam, dedi. Peki gerçekten takvime ihtiyacımız olduğunu düşünüyor musun? dedi ve özellikle bu devirde diye ekledi. Sigarasını çekti içine ve sonra bugün ayın kaçı diye sordu. Ayın 9u olduğunu söylediğimde ya yarın 20si olsaydı dedi. Ben bir şey diyemeden Gregory'nin yıllar önce 5 ekimden sonraki günü 16 ekim yaptığını söyledi.
konuşmadığı zamanlar sırayla sigara-çay yapıyordu ama ben sadece dinleyip konuşmadığım için çayı ondan önce bitirdim. Önce kime göre 1453 kime göre 2009 dedi ve devam etti. İsa'yı sevdiğini, saydığını ama gel gör ki kendi takvimini kimsenin bilmediği bir peygambere yahut firavuna göre ayarlamak isterse onu kimsenin engelleyemeyeceğini söyledi. Peygamber mi firavun mu karar vermedim ama ona bir isim bile buldum dedi: Uusa. Uusa'nın bundan 97000 yıl önce yaşadığını kaba hesapla da bunu 11 günlük bir sapmaya neden olacağını söyledi. Neye göre hesapladığını anlamamıştım ama o kadar akıcı ve inanarak anlatıyordu ki o sırada gerçekten yarın ayın yirmisi olabilir mi diye düşünüyordum. O zaman dedi bugün pazartesi olmaz cuma olur dedi.
İki çay daha söyledi, ben tost olup olmadığını sordum, çayımı kaşarlı tostla birlikte getirmelerini söyledim. Bu sefer ben sordum, tamam bugğn cuma olsun da sonra n'olacak dedim. Hiç, dedi. Hiçbirşey olmayacak. Tıpkı Gregorun ilk pazartesisisinden atalarımın pazartesilerine kadar ve sonra benim 35 yıdır yaşadığım 1800 küsür pazarteside birşey olmadığı gibi dedi. Ben dünyayı değiştiremem, değiştiremedim, değiştiremiyorum. Atalarım da değiştirememişlerdi, sadece doğmuş, büyümüş ve ölmüşlerdi. Ben en azından yaşadıklarımın sadece bana ait olan kendi günlerim olduğunu düşünerek ve bilerek yaşamak istiyorum, başka hiçkimsenin güdümünde olmadan başka hiç kimseye eyvallah demeden, dedi.
Eyvallah dedim. Çayla tost geldi. Hiç konuşmadan tostu bitirdim hızla.


Fonda yeni keşfimiz Palya Bea'dan Tchiki Tchiki.
Bu arada kronosun bizden gayrı ilk takipçisi olan Küba'dan matematik öğretmeni Aylak Abaküs Bey'e de selam ederim :D

8 Kasım 2009 Pazar

olm var ya

gadjo dilo süper film
bi kere daha izleyin
bi kere daha.
traveler olasım geldi
gezgin de olabilirim
ama o zaman kobilere destek olamam.
büyük ikilem!
ne yapmalıydım acaba
samsa bey de bu arada haftanın ilk günü cuma olan adamın hikayesini bekeyedursun ben bi ara yazacam onu samsacım.
söz.

fonda nora luca olsun.
olsun.

7 Kasım 2009 Cumartesi

ikitelli gazinoları ve sanatçıları

yazmış adam google'a. buraya gelmiş. hoşgelmiş.
memur olmasaydım arif susam sakalı bırakıp bir gazino açardım.
ama memur olduğum için en fazla ümit besen bıyığı bırakıp, gizli gizli çalışabilirim.
ama samsa sen çıkabilirsin. top sakalınla orijinal bir pavyon neyzeni olursun.
taner de para vermeyenleri döver.
noktakom.

5 Kasım 2009 Perşembe

ilhamın önünde saygıyla eğiliyoruz noktakom

hüseyin bey'in yazma ilhamının önünde evet, başlıktan da anlaşılıyor sanıyorum. yazı yazmanın en verimli ve tutarlı vesair düşünme biçimi olduğunu söylemiş olan insanların tamamını hürmetliyoruz. hayatımı yazsam roman olur klişesinden yola çıkarak iki kelam da biz etsek fena mıdır? değildir. gülücük.
evet, yirmiyedi yıla yakın zamandır saçmasapan bir hikaye de ben yazıyorum. böyle okuldan atılmalı, dostluklu, acayip replikleri olan, düzensiz, bazen amaçlı bazen amaçsız, mümkün olduğunca kaliteli olmaya çalışan fakat olamayan işte bu yüzden kıymetli, inanmaya ve umuda inanan, falan. oysa ben bir mustafa kutlu hikayesinde geçmek isterdim, bunun üzerine osman konuk şey demişti zaten.

"80’lerin slow şarkılarıdır sebep biraz da
insanları sömürgecilerine benzeten
keten takımlar, tango, fiyonklu masa örtüleri
dersu uzala’dan dersler çıkarmak
gelin bilkent’te iç mimari, baba koç’ta genel köle
her gramı çok değerli elliiki kilo anne
zaten amaç elliiki yıl sonra
hiç bakılmayacak fotoğraflarda en iyi yeri kapmak
bir Kutlu hikayesine giremeyecek tipler işte
damat her şeyi kaydediyor
el kamerasıyla gerdeğe girmek deyimini bilmiyor çünkü
oluyor böyle şeyler salaklık endüstrisinde"

en nihayetinde yazı turaya inanan insanlarız. tarantino'nun natural born killers filminin müzikleri acayipmiş. filmi izlemedim henüz ama müziklerinde nusrat'ın söylediği bir şarkı var. taboo. acayip.
dünden önceki gün akşam güzeldi, dün de güzel bir akşamdı, bugün de güzel bir akşam oldu, bazen güzel oluyor ama insan kendine döndüğünde ne olduğu önemli olan. yine de güzel.
herkes kendine dikkat etsin.

4 Kasım 2009 Çarşamba

İstediğinizi diyebilirsiniz

sevgili Taner ve Samsa Beyler. Ulan iyiki bi gaza getirdik kronosu çiftliğe çevirdi çakma Ömer Seyfettin, Pembe İncili Memur diyebilirsiniz. Zaten ozanın düğüne de gitmediğim için de doğrular yanlışlar karışmış durumda. Ama olsun bu sefer siparişsiz bir hikaye yazdım.
alın bakın. sizin olsun.


Çok fazla düşünmesine gerek olmadığını zaten kaderinin belli olduğunu düşünüyordu ve o an ne yapacağına sadece etrafa bakarak karar verirdi. O güne kadar şansı yaver gitmişti, ki aslında bu yaver giden onun şansı değil kaderiydi.
Sınavlara çalışıp çalışmayacağına şöyle karar vermişti hep: O an neredeyse çevresini dinlemeye başlıyor, "evet" ve "hayır" kelimlerinden hangisini ilk önce duyarsa ona göre çalışıp çalışmmaya karar veriyordu. Üniversite'ye liseden 3 yıl sonra girmesi, 7 yılda bitirmesi de tamamen kaderinin bir sonucuydu.
Bir yere gideceği zaman evdeyse eğer önce cebindeki parayı kontrol eder sonra o gün ayın kaçıysa tvde o kanalı açar ve ekranda gördüğü parasının yeteceği ilk araçla giderdi oraya.
Restorana gittiğinde saate bakar, saat kaçsa menüden sırayla sayar ve örneğin saat 3.29 sa menüdeki üçüncü yemeği söyler, 4.37 ise menüdeki beşinci yemeği söylerdi.
Her şey için bir sistemi vardı, yoksa bile o anda, yazılı olan kaderi gereği hemen çevresine bakar ve bir işaret bularak ona göre karar verirdi.
Annesine Kevin Spacey ismini duyup duymadığını sorduğunda aldığı "hayır" cevabı Usual Suspects'in senaryo fikrini babasının göndermediğine emin olması için yeterli olmuştu.
Bu sistem her ne kadar üniversite bitene kadar kendince kusursuz işlese de yaşının da 28e gelmesiyle ve artık ev halkı dahil herkesin hayatını düzene oturtması konusunda ısrarlarıyla karşılaştıkça sıkılmaya başlamıştı ve hiç bir şeyden zevk almıyordu.
Sistemin o zamana kadar işleyişi bunun gerçekten kusursuz bir sistem olduğunu göstermişti ve şu anda sistemin kilitlenmiş olması bu düzenin sonu anlamına gelmeliydi. Ama yine de tam emin olamıyordu.
Bilgisayar başındaydı, ayın 27siydi ve saat sabahın dördüydü. Kararını verdi. Daha doğrusu intihar edip etmeyeceğine karar verecekti. Ekranda açık olan tarayıcıdaki dördüncü sekmeye odaklandı, gözleri resimleri ve bannerları es geçip yazıyı buldu ve hızla saymaya başladı. Gözü hiçbir şey görmüyordu. 1-2-3-4-5-6-.....-27: Faith. 27. satırda sadece faith yazıyordu.
Üniversitenin ilk günü yanından geçen kızlardan sağda olanının "hayır derse girmeyeceğim" dediğini duyunca kararını vermiş "hayır ingilizce öğrenmeyeceğim" demiş, fakat üniversiteyi okuma kararı verdiği için dersi geçecek kadarını öğrenmek zorunda kalmıştı.
Bilgisayarın başından hemen kalktı, raftaki Redhouse sözlüğü aldı ve hemen baktı. faith: inanç, iman, bağlılık, güven ... saat 04:02 olmuştu ve ikinci kelime olan iman intihar etmemesi gerektiğini söylüyordu. Eceli kendiliğinden gelene kadar ölmeyecek, ölmemek için direnecekti.
......
Faith
Terim milli takımdan istifasıyla ilgili açıklamalar yapmıştı.


Fonda Sounds of Taxim'den Donna Donna.

2 Kasım 2009 Pazartesi

bu yazı outlook'tan mail olarak gönderilerek oluşturulmuştur.

teknolojinin gözünü seveyimdir. bir tanpınar ağlamakçün bizi seçsindir. beygirler film icabı trenlere dolsundur. hüseyin bey sonsuz film çeksindir. çekelimdir.

ödevlerimizin bilincindeyizdir. kafamız karışıktır. erken yatmayı düşlerken yine saat onikiyi geçirmişizdir.

en kısa zamanda geri döneceğizdir. start wearing purple bitmeden bu yazı bitsindir.

1 Kasım 2009 Pazar

Müzik Zevki

Hani müzik zevkimle hava atacaktım ya... Bunun için Nusrat Fatehin ve Jeff Buckley'in diskografilerini bir zatı muhterem cdye çekse ya da flash diske atsa da ben de orda burda aramadan güzel güzel dinlesem. Ne güzel olur değil mi?

Samsa Bey ödev hatırlatman:
1- Şebnem.
2- Polis.
3- Nusret.
Virgül

Bir de Samsa Bey söylemeyeceklerimiz ve bahsetmeyeceklerimizden bahsetmeyelim değil mi? Ayıp. Merak kötüdür ama vardır.

Noktalı virgül

Taner Bey: yazınız, okuyalım. Lütfen.

Nokta.

Kısa film

Musa Bey'in son siparişi hikaye. Hikaye mi film mi?Film mi Hikaye mi? Kısa mı uzun mu? Sonlu mu sonsuz mu? Benim de kafam karıştı:) Buyrun:
Siz bu filmin hikayesini okurken, biz bu hikayenin filmini nasıl çekeceğimizi konuşuyorduk Musa Bey ile, Orhan Veli Şiir Evi'nde, sigara içmeden çaylarımızı yudumlarken.

Sürekli bir kısa film çekmeliyiz diyorduk ve çekmiyorduk. Elimizde hikaye yoktu. Ama aslında biz bir hikayeydik, kafamda bu fikirle gittim Orhan Veli'ye. Ben gittiğimde Musa Bey, Murat Uyurkulak'ın, bir zamanlar Hakan Günday'ın sandığı kitabını okuyordu.
*Selamün Aleyküm.
-Aleyküm Selam.
*Nassın Ortak?
-İyidir Ortak. Senden Naber?
*34 saattir uyumadım. Şimdi İstabulum.
-Hadi bakalım...Biz kısa film çekecez ya...
*Eee?
-Bunun için bi hikaye lazım.
*Eeee?
-Şimdi şöyle yapacaz. Filmin hikayesi, kısa film çekmek isteyen iki kişinin hikayesi olacak.
*Nasıl yani?
-Filmde kısa film çekmek isteyen iki kişi Orhan Veli'de konuşurken bunlardan bir tanesi kısa filmlerinin konusunun "kısa film çekmek isteyen iki kişinin filmin konusuyla ilgili Orhan Veli'de yaptıkları konuşma" olduğunu söylüyor.
*Yani şimdi aslında film çekiyoruz.
-Kamera olursa evet. Ve konuşmanın sonunda hemen kamerayı alıp filmi çekmeye karar veriyorlar. Ve kısa film aslında sonsuza kadar uzuyor.
-O zaman hadi hazırla kamerayı da çekelim bu filmi.
*Hadi çekelim.


Fonda Gogol Bordello: Start Wearing Purple

god bless you nusrat fateh ali khan and jeff buckley

işte burada bu odada oturmuş kasım'ın ilk yazısını yazıyorum. dün akşam ve bugün gün boyunca ıslandım. ince kıyafetlerimle, yani klasik murat'ın gömleği ve üzerindeki ince yağmurluk görünümlü kıyafetimle -ki yağmur geçirmek konusunda çok başarılıdır kendisi- sırılsıklam oldum ve rüzgarın şarkısını dinledim, rüzgarın gölgesini gördüm, rüzgarın yağmurla birleşinceki gücünü iliklerimde hissettim. istanbul'a sonbaharın nasıl yakıştığını kalbime ekledim.
birkaç gündür konumuz tim buckley, jeff buckley ve nusrat fateh ali khan.
jeff buckley, kendisi gibi çok kaliteli bir müzisyen olan -ki kalitelerini takdir etmek bile haddim değil belki- tim buckley'in oğlu.
kutsal bilgi kaynağından aldığımız bilgilere göre, tim buckley 28 yaşında overdose'dan ölüyor, jeff buckley de 30 yaşında boğularak ölüyor. jeff buckley, nusrat fateh ali khan -ki onun kalitesini belirtecek bir kelime bulmak mümkün değil- hakkında, "nusrat, he is my elvis" diyor. bunları zaten daha önce de konuşmuştuk. bunun yanında, jeff buckley ve nusrat fateh ali khan aynı sene ölüyorlar, 1997'de. nusrat, jeff'ten sonra ölüyor -ki jeff nusrat'ın ölümünü görmüş olsaydı çok büyük yıkım olurdu onun için sanıyorum. jeff buckley dinliyorum yani.
yorgunum, birsürü işim var, bazı günler geçirdim, bazıları hakkında söylenecek çok söz var ki söylenmeyecekler. serkan diye bir insan var, hakkında birşeylerden bahsetmek isterim ama bahsetmeyeceğim.
nusrat dinleyeceğim, kitap okuyacağım, bazı şeyler hakkında düşüneceğim, bazı şeyler hakkında düşünmeyeceğim. özne de benim, nesne de benim, yüklem de benim, ben hiçbirşeyim.
türkçe konusunda hassasım, kronosu ve sizleri seviyorum. sevdiğim diğer şeylerden, şimdilik, bahsetmeyeceğim.
cümleten selametle.

31 Ekim 2009 Cumartesi

Ekim (10)

Samsa Bey Ekim'de bir yazı var dedin bereket getirdin. Bak on tane yazı oldu. Ne güzel. Darısı kasıma.
Bi de yağmur yağıyo burda.
Bi de yapacak şey bulamadım, çıksan çıkılmıyo dursan durulmuyo. Ben en iyisi seni arayım samsa bey. birazdan telefonun çalacak.
Bi de "de"leri ayrı yazarım ama bir yazmam, gidiyor yazmam gidiyo yazarım. Türkçe konusunda hassasım.
Kronosu sewiyorum.
Gadjo Dilo soundtrackten Tutti Frutti dinleyin. Dinletin. Youtube'den de şarkının çalındığı iki sahneyi de izleyin.
Evet.

28 Ekim 2009 Çarşamba

oh yeah, i am the tempra. yes, that tempra.

tempranın başına the koydum ki belli bir temprayı belirtsin. o derece ingilizce biliyorum yani. samsa bey övünüz ki tempraya döneyim. olsun iyi oluyor zaman zaman. ama yine de ben kariyerimi memurlukta ilerletmeyi ve müzik zevki olan arkadaşlarımın yolladığı şarkıları odada winamp ya da media playerda çalarak zevkli bir insanmış gibi görünmeyi tercih ediyorum samsa beyciğim. mesela bu jazzzzzz parçasını çalarak vayyy ne entel dedirtip, yasemin göksu çalarak vay aslında tam bir anadolu insanı dedirtmek, yasemin mori çalarak peki türk rock hakkında ne düşünüyorsun sorularına muhattap olmak istiyorum. hikaye dediğinse hikaye zaten.
bir artı biri dediğin gibi, ya da dediği gibi bakmamıştım ama o da mantıklıymış. bir artı bir hala iki değil ama oraya bir elma bir elma daha iki elma olmaz, bir insan bir insan daha iki insan olmaz gibi bir eçıklama dipnot asteriks vesaire konulabilir sanırım. böyle birşey koymadığımız zaman anlıyorsak sorun yok yine de tabii ki. neyse ben bunu biraz düşüneyim.
siz bu arada zeki müren dinleyin. şarkı seçimi farketmez.
taner bey sana da burdan selam eder, kronosluğunu göstermeni temenni ederim. Ödev: Bu cümlenin özne, yüklem ve mütemennisini bulunuz.

iki tane bir

bir artı birin iki değilliği üzerine değildi aslında iddia, ki benim iddiam da değildi. bu aralar çok bir iddiam yok, başarıları yarışmacı arkadaşlara diliyorum, ki arkadaşlar da değiller ayrıca. alıntılara sığınıyorum bu ara. dünyada söylenmemiş hiçbir sözün olmadığını iddia edenlerin alıntılarına ve iddialarına.
mesele şeydi, yani birisi öyle demişti. iki, iki tane bir demek değildir. yani iki tane bir dediğinizde bu birleri birbirlerinden ayırmış oluyorsunuz falan. iki dediğinizde de iki tane bir vardır ama onlar artık iki tane bir değildir, bizzat ikidirler.
hüseyin beyi hayranlıkla takip ediyoruz ayrıca, yoksa devlet memuru hüseyin bey, memuriyetinin zincirlerini kırmayı reklamcılıkta ve çevirmenlikte değil de, hikayecilikte mi bulacaktı. kayser soze var mıydı?
ayrıca sağlam konuya da değinmişsiniz hüseyin bey hikayede ve güzel bir final, bir artı birin elmalığı ve elmanın ziyanı, insan çıkmazları, modern zaman soruları.
o zaman sağ tarafa, bizim şarkımızın altına,
"Apinos" from the album "Modern Answers to Old Problems" by Ernest Ranglin
koydum. herkes dinlesin.
eski sorulara modern cevaplar ve modern sorulara eski cevaplar.
modern zamanlar, geçim derdi, insanın çıkmazları, insan neyle yaşar, vallahi ne varsa onunla yaşar.
cümleten selam ederim. taner hacım, hüseyin hacım, selam ederim. herkes kendine dikkat etsin.
hüseyin bey, tekrar ve ayrıca tebrikler.

27 Ekim 2009 Salı

Bir artı bir

Samsa Bey bir artı bir her zaman iki etmez demişti. Çok saçma gelebilecek bir yazı yazdım, seslerin, konuşmanın, şekillerin vs nin icat edilmediği bir dünya düşünen bir deli var karşımızda. Gerçi deli mi onu da bilmiyoruz. Ama sonunda bir artı bir iki etmiyor. Yuh sıçmışsın da diyebilirsiniz. Atış serbest.

Kendimi tanıtayım: Murat Yalnız, Matematik öğretmeniyim. 1998 senesinde mezun oldum üniversiteden. O gün bugündür matematikle uğraştığımı düşünüyor insanlar. Aslında haklı olduklarını düşündüğüm zamanlarda oluyor ama ben aslında sadece insanların kendilerinin uydurdukları seslerle kendi uydurdukları şekillere verdikleri isimlerin üzerine inşa ettikleri bir yığın saçmalığı anlattığımı düşünüyorum öğrencilerime. Bunu söylediğimde gülüp geçen de oluyor kafayı yemiş bu diyen de çıkıyor bana hakikati göstermeye çalışanlar da...
En çok açıkla bunu dediklerinde gülüyorum. Zaten bu yazdıklarım da dahil olmak üzere o insanlarla konuşmalarımız bu bahsettiğim uydurulmuş şekillerden ve seslerden ibaretler. Ve burda bir çıkmaza giriyorum. Reddettiğim bir şeyi reddedebilmek için onu kullanmak yani reddetmemek zorundayım. Ne kadar saçma!
İnsanlar sırf birbirleriyle konuşabilmek için, kendi acziyetlerini giderebilmek için, o temel ihtiyaçlar dedikleri şeylere sahip olabilmek için bir şeyler uydurmuşlar ve tüm dünyayı onun çevresinde döndürüyorlar. Ne olurdu o çok anlamlı dediğimiz sesler ve şekiller olmasaydı. Evinizdeyken eğer sistemin istediği bir şeyle başbaşa olmak zorunda değilseniz yani birisiyle konuşmak birisine e-posta yollamak, birisine şekillerle bir şeyler anlatmak zorunda değilseniz bu şekillerin ve seslerin hangisine ihtiyaç duyuyorsunuz. Sadece düşüncelerinizi idrak ediyor ve eylemlerinizi gerçekleştiriyorsunuz. O halde bu şekillere ve seslere neden ihtiyaç duyuyorsunuz. Dilmiş, yazıymış, sayılarmış. Peh! Eğer ben yeterince güçlüysem bu ses ve şekil saçmalığının olmasına gerek olmamalı. Ben zaten gerçekten ihtiyacım olan her şeyi yapabilmeli ve öylece ölebilmeliyim. Aciz insanların yükünü neden taşıyacakmışım? Onların ifade etmek istedikleri duygular dedikleri şeyler hırsları, güçsüzlükleri ve çürümüşlükleridir aslında.
Dünya bunlar olmasaydı gelişemezdik bu refah düzeyine erişemezdik diyorlar bir de. Peki geliştiniz de ne oldu? Zannediyor musunuz ki sizden onbinlerce sene önce yaşayanlar bilgisayarları ya da puf koltukları olmadığı için mutsuzdular? Pisagor teoremini bilmedikleri için ölümcül hastalıklara kapılıyorlardı. Zeki insanlar kendi ihtiyaçlarını kolaylaştıracak şeyler buldular ve diğerleri de onların üzerine kondu. Karşılık olarak da şan şöhret para verdiler, bazen de hiç bir şey vermediler. Peki bunların olması o zeki insanların ölmesini engelledi mi? Tıptaki gelişmeler demeyin bana. Sizce 35 yaşında ölen bir insan 35 yaşında öldüğü için mutsuz mudur? Hayır! Farkında bile değildir bunun. Geride kalanlar kendi acziyetleri ve bencillikleri yüzünden onun ölmesine üzülürler o kadar. Ya da her gün saatlerce hammallık yapan kişi diğer insanlar birbirlerini kullanmasaydı ve bazıları hırslarının getirdiği acizlikle onlardan daha rahat etmeseydi ve hammallığı sırf kendi için yapsaydı bundan rahatsızlık duyar mıydı? Eğer herkes kendi hamallığını kendi yapıyorsa cevap hayır olacaktır.
Söylediklerimin bir çoğunuza deli saçması olarak geldiğini de bilmiyor değilim. Evet madem dünya acizler dünyası, bu lekiller, bu sesler ve insanların birbirini kullanmasını sağlayan herşey var olacaktır. Ve çoğu kişi birbirini kullandıklarının farkına bile varmadan ölüp gidecektir. Fakat unutmayın ki bir yerdeki 1000 kişinin tamamının bir şeye yanlış ya da doğru demesi o şeyi gerçekten kesinlikle yanlış ya da doğru yapmaz.
Ben aciz olmayanların var olduğu bir dünyada yaşamayı tercih ederdim fakat o kadar çok aciz insan var ki bu durumda benim gibi aciz olmayan insanlar aciz durumuna düşüyor, mecburen onların sistemlerine uyum sağlamak mecburen okullar okumak, matematik öğretmeni olmak ve başkalarına sistemin devamını sağlayacak bir sürü uydurma şey anlatmak zorunda kalıyoruz. Reddettiğin şeyi reddetmen sistem tarafından reddediliyor.
Evet okuldayken tahtaya 1+1 yazdığımda =2 yazıyorum ama evdeyken 1+1 aklımdan bile geçmiyor, geçtiğinde ise kimi zaman gözümün önüne güzel bir yemek, kimi zaman güzel bir kadın, kimi zaman bir ağaç, kimi zaman bir orman, kimi zaman açlıktan ölen birileri kimi zaman da bir ırmak sesi geliyor. Mesela şu anda 1+1=elma. Evet elma, karşı bahçede ağacın en tepesinde asılı kalan kimse yiyemeden yerinde çürüyüp düşecek olan elma.Yarın sabaha kadar.

Bartleby

Samsa Bey'in siparişi üzerine:

Aslında şu anda O'nun yanına gitmemeyi tercih edebilirim ama ben gitmeyi tercih ediyorum. Bu benim bir zayıflığım mı? Asla!
Oraya kadar yürümeyi, taksiye para vermemeyi, otobüs beklemeyi, otobüse binmeye çalışmayı, dolmuş beklemeyi, insanların ter kokusunu hissetmeyi, ayakta gitmeyi, sıkış tepiş zor ayakta drumayı da tercih edebilirim. Bu tamamen benim bileceğim bir iştir. Fakat yarım saat içinde orada olacağımı söylediğim için yürümeyi tercih etmiyorum. Bu arada geç kalmayı tercih edebileceğimi de biliyor, hissediyorum. Ben dolmuşa binmeyi tercih ediyorum. Yarım saat ayakta beklemeyi, bacaklarımın ağrımasını, ani frenle sarsılmayı, hala yaşayabildiğim için Allah'a şükretmeyi tercih ediyorum. Fakat dolmuştakilerin tercihleri benimkilerle uyuşmuyor. Aynaya bakmayalı uzun zaman olmuş olsa gerek. yoksa o çocuk neden bana yer vermek istemiş olsun ki? Onun tercihlerine de saygı duymam gerekiyor ama ben hala ayakta gitmeyi tercih ediyorum. En kötü ihtimalle akşam eve geldiğimde daha yorgun olur ve daha erken girerim yatağa. Fakat bu yine de benim tercihim olacaktır.
Ben bunları düşünürken dolmuştaki gençler müsait bir yerde inmeyi istediklerini söyleseler de şoför onları daha ilerde indirmeyi tercih ediyor. Gençler "Kaptan" deseler de kaptan, "Dolmuş benim bu de benim tercihim" diyor kendisinden beklenmeyen düzgün bir Türkçe ile. Ben bu duruma şaşırırken "Bu dolmuşta kuralları ben belirlerim" diyor. Şaşkınlığım artıyor. Sonra tok bir ses tonuyla emrediyor "Şuraya oturun beyefendi!" Ayakta gitmeyi tercih ettiğimi söylüyorum. "Tercihlerin için yanlış yerdesin" diyor. Şaşkınılığım artıyor. Bir yandan gerilmekle birlikte bir yandan da şoföre karşı korkuyla karışık bir hayranlık duyuyorum. "Bartleby" diyorum. "Okudunuz mu hiç?" "Okudum diyor, yazdım, yaşadım, yaşattım. Her şey bir tercih meselesi. Daha doğrusu benim tercihlerimin meselesi." Ne olduğunu anlayamadan birden sarsılıyorum. Dolmuşun dışından "Amin"ler duyuyorum. Sonra birden dolmuş kararıyor ve içinde sadece ben kalana kadar küçülüyor. Hiçbir şey göremiyorum. Birden dört kişinin benşmle birlikte dolmuşu kaldırdığını hissediyorum. Dışardan ağlama sesleri ve tanıdık bazı sesler duyuyorum. Son derece anlamlı ama bir o kadar da anlamsız kelimeler yığını. "Bu benim tercihim" diyorum. Bir süre öylece gittikten sonra yere bırakıldığımı ve karanlığın içinden gözüme yüzüme ve vücudumun her yerine toprakların dolduğunu hissediyorum. Titremeye başlıyorum. "B" diyorum. Bir anda tekrar dolmuşta olduğumu görüyorum. Tarif edemeyeceğim bir yolda gidiyoruz. Ufufkta çok güzel bir manzarayla karışmış kara bulutlar görüyorum ve yolculuğun kara bulutlara mı güzel manzaraya mı olduğunu kestirmeye çalışıyorum. Dolmuş şoförü tok sesiyle sesleniyor. "Her şey aslında bir tercih meselesi."

25 Ekim 2009 Pazar

dün içerisinden bir not daha vardı

unutmadan yazalım:

muazzez tahsin berkand'ın garip bir izdivaç kitabının arka kapağından gelsin:

"- Adımı söylemiyorum, çünkü benim artık bir ismim yok.
Kalbi o kadar kuvvetli çarpıyordu ve söylediği şeyin o kadar korkunç bir şey olduğuna inanıyordu ki, Haluk'un bunu işitince sükunetini muhafaza edebilmesine hayret etti.
- Demek büsbütün yalnızsınız.
- Tamamıyle."

veya şairin tabiriyle:
"ismimi ağzından duymaya duymaya
ellerim saçlarına karışmayarak"
gibi birşey.

gün içerisinden bir not daha

aslında en önemlisi buydu,

"sevdiğin bir insanın sevdiğin bir insanı sevmesi kadar sevindirici birşey olabilir mi"

ve bu notun gelişi jeff buckley'in nusrat fateh ali khan hakkında, "nusrat, he is my elvis" şeklinde konuşması ve üzerine de bir nusrat şarkısını harikulade başarılı bir şekilde söylemesi üzerineydi.

hallelujah.

hüseyin bey'i başarılı hikayesinden dolayı sonsuz tebrik ediyoruz, hikayesinden duyduğum heyecanı, aldığım hazzı zaten kendisiyle de yaptığımız telefon konuşmasında kendisine yansıtmıştım.

bugün aldığım kitaplar konusunda kazık yemişim, ama bugün bir terslik olacağını biliyordum, yine ucuz atlattım.

tony gatlif'in godja dilo filminin müziklerinden gelsin, cabaret.

taksiciye hikaye anlatan adam

samsanın verdiği ilhamla alın size hikaye:

geçenlerde taksiye atladım taksimden bebeğe gitmek için. cebimde 17 lira vardı taksimden bebeğe de 17 lira tutuyordu taksi. the marmaranın önünden bindim taksiye ama para vermek istemedim. önce bebek dedim taksiciye. asıldığımı düşünmemiştir herhalde. sonra gümüşsuyuna döndüğünde taksiciye aklımda bir hikaye olmamasına rağmen taksiciye param olmadığını söyledim ama isterse 17 liralık bir hikaye yazabileceğimi belirttim. önce anlamadı sonra "ne diyon sen abi" dedi. ben de tekrarladım. Aniden frene bastı. o sırada itüye gelmiştik. "bi git abi adamı günahı sokma" dedi. kös kös indim tabi. ben inerken hala söyleniyordu.
indim biraz aşağı yürüyüp bir taksi daha durdurdum. artık bebek 15.5-16 lira tutuyordu. bebek dedim. asıldığımı düşünmemiştir herhalde. koltuğa iyice yerleştim ve inönün hizasına geldiğimizde bu sefer farklı bir yol izlemeye karar verdim. "hiç taksiye binip param yok diyen oluyor mu" diye sordum "olmaz olur mu abi neler görüyoruz her gün" dedi. "ne yapıyorsunuz o zaman" diye sordum " valla müşterinin tipine mesafeye göre değişiyor alabilirsek evin önünde yarım saat bekleyip sonra kapısına kadar gittiğimiz de oluyor, dövdüğümüz de oluyor mecburen eyvallah dediğimiz de oluyor" dedi. "inşallah beni dövmezsin o zaman dedim. o sırada inönünün önünden dolmabahçeye dönmüş beşiktaşa doğru gidiyorduk. aynadan baktı şaşırmış bir şekilde. "param yok ama bebeğe gidene kadar çok güzel bir hikaye anlatabilirim" dedim. aklımda hikaye falan yoktu. "bizim hayatımızı hikaye lan" dedi. "küfretme" dedim. frene bastı. o inene kadar ben çoktan topuklamıştım bile. arabayı da trafikte bırakamayacağı için bir şey yapamadı adamcağız. sarayın duvarlarıyla birlikte biraz yürüdükten sonra baika bir taksi durdurdum. artık bebek 11 lira yazıyordu.
taksiciye bebek dedim. asıldığımı düşünmemiştir herhalde. bu sefer önce "işler nasıl gidiyor" diye sordum. gece tarifesi kalkınca gelen zam onlara yaramış ama hala millet eskisi kadar taksiye binmiyormuş onu öğrendim. benim işlerimin nasıl gittiğini sordu. öğrenci olduğumu, zaten istanbulun oahalı olduğunu cebimde de beş kuruş olmadığını söyleidm. o zaman takside ne işin var dedi. bir arkadaşımın iki hafta önce bir taksiciye anlattığı çok güzel bir hikaye karşılığında evine para vermeden gittiğini benim de o güzel hikayeyi ona anlatabileceğimi söyledim. ne de olsa herşey para değildi. beşiktaşa gelmiştik ve kazanın karşısındaki ışıklarda bekliyorduk. o sırada yeşil yanınca ben hemen indim orta şeritteydik ve arkadaki arabalar kornaya bastığı için bu taksici de inemedi. koşarak uzaklaştım. artık yeteri kadar ilerlemiştim. bebek sadece 8 lira yazıyordu. biraz yürüyeyim dedim. kabataş erkek lisesinin ordan tekrar bindim taksiye.
"selamün aleyküm" dedim. "aleyküm selam" dedi taksici. bebek dedim. asıldığımı düşünmemiştir herhalde. bu sefer çenemi ortaköye kadar tuttum. ortaköyde cebimi karıştırı gibi yaptım. telefon çıktı ama para çıkmadı. içinde çok i geçecek bir şekilde "hassiktiiiir" dedim. "noldu" diye sordu taksici. cüzdanımı ofiste unuttuğumu ve bebeğe hemen gitmem gerektiğini söyledim. "hiç mi yok" dedi. biraz daha cebimi karıştırır gibi yaptım. yok valla dedim. "ordakilerden alamaz mısın" dedi. o kadar tanımadığımı söyledim. suadaya gelmiştik. "kusura bakma ben bu işten para kazanıyorum" dedi ve inmemi istedi. bin özürle indim arabadan ve yürümeye başladım. bu son taksi de uzaklaşınca bir başka taksiye bindim.
bebek dedim. asıldığımı düşünmemiştir herhalde. bebek sadece 4lira yazıyordu ama o parayı da vermeyecektim. bu sefer bebek parkının orda trafik sıkıştığı bir anda inerek taksiden kaçtım. resmen kaçtım. cebimde 17 lira vardı ve nihayet bebeğe ulaştım böylece.
arkadaşımla hikaye anlatarak bebeğe gitme iddiasını zor da olsa kazandım ve neroda güzel bir yemek ve kahveyi afiyetle mideme indirdim.

bundan bir hafta sonra bu kez normal bir şekilde taksimden bebeğe gitmek için taksiye bindim ve bu hikayeyi anlatmaya başladım. bebek deyince asıldığımı sanmamıştır lafını söylediğime pişman olsam da kendini çok şakacı zanneden taksici buna katıla katıla güldü. ben de mecburen her taksiye geçişimde bunu tekrar söyledim o da tekrar güldü. bebek parkına geldiğimizde "sağda ineyim" dedim. 17 lira tuttu. cebimden 20 lira çıkardım. "ben zaten buranın taksisiyim abi durağa dönüyordum" dedi şakacı taksici. "güzel hikayeydi. para sen de kalsın"

chesterton'un bay perşembe romanından notlar

"Serüven çılgınlık olabilir. Ama serüvencinin sağduyulu olması gerekir."

"Sandalyesine yığılıp kalmıştı, kurtulmuş olmanın bitkinliği içinde."

"Bir trajedide de her zaman komik olmak gerek."

Gün içerisinden notlar.

"Bir dost, dostunun hayatında ne kadar yer teşkil ediyorsa, bir yandan da o kadar yer işgal ediyor demektir."

24 Ekim 2009 Cumartesi

güneşli pazartesiler filminden bir replik

[çocuk yatıyor, adam çocuğu uyutmak için masal okuyor.]

"Cırcır Böceği ile Karınca"

Başlıyoruz.

"Bir zamanlar, bir cırcır böceğiyle karınca varmış.

Karınca çok çalışkanmış

cırcır böceği ise çok tembel. Karınca işlerini yaparmış,

cırcırböceği ise uyur ve şarkı söylermiş.

Zaman geçmiş. Karınca bütün yaz çalışıp durmuş.

Kış için hazırlık yapmış ve kış geldiği zaman

cırcır böceği soğuktan ve açlıktan ölüyormuş.

Karıncanın ise her şeyi varmış."

Karınca gerçek bir piç kurusu!

"Cırcır böceği karıncanın kapısını çalmış,

ve karınca ona demiş ki, 'Cırcır böceği,

benim gibi çalışmış olsaydın

şimdi üşümezdin ve aç olmazdın.'

Ve kapıyı açmamış!"

Bunu kim yazmış?

Çünkü aslında böyle değil!

Karınca bir piç kurusu.

Ve bazılarının, neden doğuştan cırcır böceği olduğunu da anlatmıyor.

Çünkü öyleysen bittin demektir.

Bunu söylemiyor.

ALKIŞLAR...

16 Eylül 2009 Çarşamba

Büyükadamlarınyanındaküçüldükçeküçülüyorum

ooo taner beyler de gelmişler, gelirken eli boş gelmemiş amcasının kızından bir dvd seti, hala oğlundan da bir şair getirmişler. ne güzel olmuş.
danke şön bitte şön. hoşgeldin taner uzman yrd, hoşgeldin. terliklerini giydikten sonra salona geçebilirsin. 42 numara bir çay demleriz kurukahveci mehmet efendinin kuru kahvesinden sonra.
osman konuk için de ayrıca teşekkür ederim. bir mefisto beni paklar sanırım, ya da ideefix, bakalım bakalım...
ne demişiz başlıkta. sen en arkadaki. samsa. evet sen. oku bakalım. büyükadamlarınyanındaküçüldükçeküçülüyorum. şimdi bu cümlenin öznesi, yüklemi, belirtili ve belirtisiz nesnesi yok. niye? çünkü kendini o kadar değersiz hissediyorsun ki. bazı insanlara bakınca. ne özne olacak tıynettesin, ne yüklem olacak enerjin var, nesne desen kim ipler seni. tabi bubüyükadamlarpeygamberdeğil cümlesi gelince okudularöğrendilerköpekgibiaraştırdıbenimsedihissettiyaşadı denilince evet lan ben de peygamber değilim o halde yapabilirim demiyor insan. yaptığı yapmadığı duyduğu okumadığı düşünmediği şeyleri düşünür gibi yapıp hassiktir ben malım diyor. öyle diyor.
evet malım. biraz büyüyebilsem azcık bir milimlik bişey öğrenebilsem belki akıllanırım. akıl var mı? varsa versene yarım kilo.
neyse bırakalım bu mevzuyu, sonu gelmez sözlerin. ahahahaha. olm lisede 3 yıl artı hazırlık nasıl o kadar bin kere dinlemişim lan ben ferdi tayfuru. ben ki şimdi kara güneşten aşağı düşmeyen ben:) neyse yine de ayda bir şifa niyetine lazım bu adam. aklınızda bulunsun.
ne demiştik eski kafa. aslında demedik ama dedim şimdi. eski kafa bir kafe restaurant -au ile- bir mekan. fatihte, at pazarında. ben tanımam ama siz tanırsınız kesin. mevlana idris açmış. gerçek hayattan, bir mekanları olsun, arkadaşlar takılsın diye. iyi yapmış. bi ara gidelim oraya. adamlar iftarda pide almayı unutacak kadar samimi.

-hocam ekmek verecek misin?
*hassiktiiiirrr. hemen çocuğu yollayıp aldırıyorum.
-peki.

neyse işte havalar soğumadan gitmek lazım. malum sigara yasağı. taner büyüyünce ona benzer bi yer açarsın sen de.
sözlerimi kapatırken bir bilgilendirme yapayım: 21 eylül 2009'da doğacak çocukların isimleri Ramazan Bayram İkinciGün olacakmış, tıpkı ağamın isminin Mevlüt olması, Kadir İnanır'ın isminin Kadir olması gibi. bunu bir yere yazın. sonra dersiniz biz zaten biliyorduk diye.
Bugün günün şarkısı yerine Esma-ül Hüsna'yı gönderiyorum. Şu STV/Mehtap TV versiyonu olanı. Gerçekten etkiliyor. Bir aydan sonra da etki devam etse hoş olurmuş.
olurmuş.

12 Eylül 2009 Cumartesi

Üç kıronun itina ile hazırladığı haftalık haber, aktüalite, spor ve ökönömi köşesi kronostrio dan hepinize sevgiler saygılar.
KTHA (Kronos Trio Haber Ajansı) Erzurum bilmemnesinden bildiriyorum : Allo! Allo! Muhterem Samiin! Taner Lavuğu ömrünün ilk dvd setini aldı diye kendisini entel zannetmeye başladı. Şimdi ayrıntılar:
*Boş zamanlarında Kral TV seyretmesiyle, kahvede king oynamak için ortam aramasıyla yakından tanıdığımız Taner, internetten alışverişi keşfettiği anda Jean Luc Godard'ın DVD Setini almaya yönlendiren linke yanlışlıkla tıklamasıyla ilk DVD Setini edindi. Alphaville, Kadın Kadındır ve Çılgın Pierrot isimli 60 lı yılların Fransız filmlerini izlemeye başlayınca top sakal bırakmaya karar veren Taner, filmleri o kadar da beğenmediğini söyleyerek Cihangir Cafe'de taban kazanma faaliyetlerine hız verdi."Ümanistim ulan!" diyerekten etrafta dolanan lavuğu mahalleliler dövdü. İyi de yaptılar.
Emprovize, doğaçlama ve irticalen aynı şeyler mi? Hadi bakalım.

Osman Konuk büyük adam...

10 Eylül 2009 Perşembe

herşey kırkiki numara

hüseyin beyi kırkiki numaralı çayından dolayı kutlasak ve kutsasak da, blogumuza karşı gösterdiği lakayit davranışından dolayı kınıyoruz. şarkıyı değiştiriyoruz. in bruges isimli pek başarılı pek müstesna filmin müziklerinden main theme diyebileceğimiz, derinlere ve uzaklara ve geçmişe ve geleceğe sürükleyen bu müziği ekliyoruz. bu filmde vicdanı, onuru, dostluğu, sevgiyi, insanlığı ve bilimum hayata dair ne varsa onları, en azından önemli bir kısmını görüyoruz. çok güzel oluyor. durmuyoruz, yola devam ediyoruz. bir karar olarak evet, çoğullamadan şöyle söylüyorum o zaman. durmuyorum. devam ediyorum. ingiliz literatüründe geçtiği gibi, keep going. anlamadığım birçok şey var. üzerine alınma hüseyin bey. seninle ilgili değil. kimse üzerine alınmasın. ben devam ediyorum.

9 Eylül 2009 Çarşamba

çakmak çakmak


samsa format atarken ve youtube e girmeye çalışırken çakmak belediye başkanı vedat oymak selam söyledi ve sitenin şarkısı değişsin dedi.
ben de değiştirdim.
yine çakmak çakmak gözleri diyor sibel can.
sen ne diyorsun taner?
söz erzurum stüdyolarında.
ısrarla.

26 Ağustos 2009 Çarşamba

iş bu halde

thomas bernhard'a giriş yapıyoruz. yürümenin ve düşünmenin ve delirmenin birbirleriyle olan organik bağları üzerine düşünüyoruz veya yürüyoruz veya deliriyoruz tutarlı olarak.
sonra diyor ki insan başarısız olmak isteyebilir ve pekala bunda başarılı olabilir. bu bir çelişki midir? değildir. gerçi bunu o söylemiyor. bense şöyle diyorum. insanın en büyük erdemlerinden birisi iradedir. ben iradesiz bir insanım lakin. bu benim vasıflarımdan biri ve bu beni vasıflı bir insan yapar. vasfı illa ki olumlu anlamda mı kullanmalıyız bilmiyorum. tıbba ve tdkya çok da güvenmiyorum. şu aklıma geldi. bilkentten henüz atılmamışken ve ders çalışmayı bir türlü beceremezken ve dahi kütüphaneye ders çalışmak niyetiyle gidip gidip ders çalışmadan ve fakat farklı kitaplar okuyup döndüğüm sıralar buna şöyle bir çözüm önermiştim. aslolan insanın karar verdiği işi kararlılıkla yapması demiştim, ki biz buna irade diyoruz. bu sebeple kütüphaneye ders çalışmamak amacıyla gidip gidip ders çalışmadan dönmüştüm çok kez. ben buna başarı derim.
neyse, konuyu dağıtalım. dağıtalım yani, konuyu dağıtmayalım deyip duran, bu konuda hastalıklı insanları boşverelim. diğer bir olay vardı ama onu başka bir yerde belirttim. kendimi tekrar etmeyi sevmiyorum. saygılar. bazı şeyler eksik kaldı. tekrar döneceğim.

25 Ağustos 2009 Salı

sorunluyum, özür dilerim

hem de bir hayvanım. samsa şarkının ismini nasıl hatırlamazsın diyerek oruç ağzımla günaha girmiştim ya, eksik bilgi vermişim. şarkı şöyle: astor piazzola ve kronos quartet'ten geliyor "five tango sensations - 05 - fear.mp3" imiş.

işkembeden sallamak artık yasak. kitapları bilemem ama filmleri ilk fırsatta izliycem bu arada samsacancancan. siz de bu arada ffffound.com da gezinin. o ara ile bu aranın hiç bir organik bağının olmamasına aldırmaksızın, çılgınca gezin hatta.

taner, it is your turn buddy.
i mean it.

24 Ağustos 2009 Pazartesi

ben sorunlu değilim.

başlıkta sadece bu olsa sonra altta yazan kişi ayarlarında sorunlusun dese güzel olur. muş. elğine sağlık samsa, Türkiye GSMH'si bu yenilikle birlikte önümüzdeki yıl onyüzbin dolar olacakmış.

kronos quarteti de hatırlatayım. bu da iki numaralı yazı oldun. müzikon not eveylibıl olabilir ama kronostrionun şarkısı neydi diye düşünmek de abest le kimi zaman asbestle iştigaldir. hatta düpedüz hayvanlıktır yahu. oruç ağzımı bozdurma benim samsa.

karikatür candır. espriler olmasa biz ne yaprız, selçuk erdeme kapımız açık her zaman. gelsin bi akşam iftar yapalım birlikte. snra birlikte bir karikatürünü bloga ekleme partisi düzenleriz. iyi olur. çekinme ekle samsacım. dediğim gibi, karikatür candır.

nerde kalmıştık kayzer şose, tanımam. film süper olsa da sonunda ohaaaaaaaaaaaaa demiş olsamda kayse şose dendiğinde aklıma öncelikle keçiören civarında bir semt ya da benzeri bi şey olan asfalt-şose gelir. ne kadar ilginç değil mi?
-evet hüseyiiiiiiiiinnnnnnn. çok ilgiiiiiiiiinnnnnnnççççç.

ramazaınn dördüncü gününde iftara sekiz saat 27 dakika kalmışken yazmış olduğum bu post aslında post değil yazıdır. ne bileyim daha özgün şeyler söylemek, orijinal işler yapmak isterdim ama ama nasip değilmiş. sezen aksu çalar gibi gülümseyi dinler gibi yaptım. tut ki şehre bir film gelmedi dedi. sıçtık dedim.

siyuleytır.

günün şarkısı: uyan ey gözlerim olsun ramazan ruhuna uygun olsun. derler ki padişahın biri namaza kalkamamış mı ne olmuş. sonra demiş ki eyvah gafil oldum ben. sonra aşka gelmiş bunu yazmış. buna benzer bir şey.

best wishes.

taner, it's your turn buddy.
taner, it's your turn body.
taner, it's tour yurn dubby.
taner, it's dour burn yody.

21 Ağustos 2009 Cuma

yazan kişinin meçhuliyeti problemi üzerine

blogdaki entri sahibinin kim olduğunun entrinin altında gözükmüyor oluşuna çözüm bulabilecek girişimci, bardak tasarımı yapabilme yeteneğine sahip, balık tutabilen, boktan şeyler üzerine yaratıcı fikirleri olan -örneğin klozet- enteresan bir işletmeciye ihtiyacımız var.
yani özgün yazarlarız bunu biliyorum. yani erkan oğurun gitar yorumu gibi, benim yazım mesela yüz metreden icracısını ele verir. ama yine de bir çözüm, gözüm.

aşk mektubu


normalde blogda resim paylaşmayı sevmiyorum. yani görsel olarak blogun düzeninin canına okuyor, lakayit bir platform haline getiriyor, ciddiyetinin cılkını çıkarıyor falan. ama çok güzel bir karikatür. burda paylaşmazsam kendimi paylayacağım çünkü. çok uzatmadan sizi sevgili selçuk erdem ile başbaşa bırakıyorum. çölde yankı var mıydı, yok muydu?

aklıma gelmişken

bahsettiğim kısa filmlerin youtube linklerini bodozlama boca edeyim.
http://www.youtube.com/watch?v=KNgBO5pNeL4 http://www.youtube.com/watch?v=8zJDQwG-7Ks
http://www.youtube.com/watch?v=Uv3cjVmAyU4
http://www.youtube.com/watch?v=snhEFMyPajY
tembel adamlarız malum. arayıp bulmaya falan üşenebiliriz.
bu arada tembelliğin de bir erdem olduğunu daha önce söylemiş miydim?
knut hamsun - açlık
rainer maria rilke - malte laurids brigge'nin notları
tolstoy - itiraflarım
bunları okumuş muyduk?
beckett'e gereken önemi gösteriyor muyuz?
bir çöl düşlüyor muyuz. çölde yankı var mıdır? çöldeki yankıya tekrar döneceğim aklıma gelmemişti. ilerleyen saatlerde çöldeki yankıdan bahsedecek miyiz?
dostlar, nasılız?

keyser soze var mıydı, yok muydu?

adres soran adam diye bir kısa film izlemiştim. orhan veli'ye takıldığım günlerden hatıradır. gencin biri dolaşıp elindeki dergiyi satmaya çalışmaktaydı. sıkıntı isminde bir dergi. ederi yok. ne bozuğunuz varsa veriyorsunuz. zengin olduğum günlerdi. bozuğum yoktu :) ben de kahve ısmarlamayı önerdim. falan filan. o dergiyle verilen cd'den çıkmıştı film. çok takdir etmiştim. dün esti ve youtube'den arattım. adamlar hayli film çekmişler. ayrılık, keyser soze var mıydı yok muydu, bunlardan önde gelenleri. izleyelim izletelim.
klark muhabbetinin özü de dilerseniz bahsettiğim tv programından dilerseniz de eksisozluk kutsal bilgi kaynağından edinebileceğiniz gibi, clark gable'dan türk argosuna geçmiştir. klark çekmek diye birşey büyük türk argosunda vardır, büyük türk şiirinde de, büyük türk müziğinde de.
teknolojik desidero uyarlamasından veyahut cover'ından dolayı takdirle karşılıyoruz hüseyin beyi, şarkıdan ötürü de.
bir de şu bizim kronos şarkısının ismi neydi, nasıl bulurduk. hani şu tıklayınca musicon not available diyen şarkımız. çok mu anlamlı dersiniz?

put your lights on

santana söylüyor. her işin bir matematiği olduğu gibi balık tutmanın da bir matematiğinin olduğunu söylemek, dünyanın en kötü matematikçisinin dünyanın en kötü çevirmenine karşı sarfedeceği ender derinlikli lirik ve dahi didaktik kelamların öncülerindendir.
öyle bir cümledir ki bu, cümlenin devrik mi yoksa değil mi -yani kurallı, edilgen, ettirgen- olduğunu teşhise ehil mercilerin istişare dahilinde çözemeyeceği netlikte bir ittifakı ulema, muallakla haklamıştır.
iş bu halde aziz dostlar, taner beyi ısrarla ve ısrarla ve defaten ısrarla aramıza beklemekteyizdir. hüseyin beyi kurumsal ve kuramsal ve girişimsel kinetiklerinden ve dahi yaşamayı bildiğinden ötürü takdir ve tebrik etmekteyizdir.
zilzurna zahid zembereği zatına zerketmektedir.
hayırlı ramazanlar.

19 Ağustos 2009 Çarşamba

ali kıza bir klark çekiyor

kahvedekiler ne diyor:
a. ınının
b. vınnn

cevap tabiki b şıkkı. 3g gelmiş herkesi merak ediyoruz. kahvedekiler hemen bi modem alıp facebooktan kız kimmiş kimlerdenmiş ona bakıyorlar. sonra diyorlar ki:
-ali koçum bu kız bize göre değil. kız facedeki statüsünü garip bi dilde yazmış. (... just fell in love)

ali boynunu büküyor. hikaye bitiyor.

herneyse efendim. klark ile muhabbetimin şu an için ancak bu düzeyde olduğunu belirtmem sanırım ne ah muhsin ünlüye ne samsaya ne diğer ünlügillere saygısızlık olmaz. balıkçı dostarıma sordum. bir şey olmaz dediler ama ben yine de paylaşmak istedim.

balıkçılık güzel şey azizim. turks and caicosa taşındığımızda yahut hüseyin cumhuriyeti kurulduğunda aç kalmamak için bunu öğrenmemiz elzemdir. bu kelimeler samsadan mülhemdir. belki şimdi dalga geçiyorsunuzdur ulan 2 milyonluk balık için 20 milyon masraf yapılır mı diye ama büyük türk girişimcisi elvan abeylegessenin dediği gibi para harcamadan para kazanılamamaktadır. velhasılı kelam balık ne güzel şey güzel şey balıktır. tavsiye edilir. belki her hafta sonu için bir program bile ayarlanır. sezen cumhur önal sunar.
- şimdi çukulata renkli balıkçımızdan geliyor: mezgit

kronos boş durmamalıdır ayrıca. bilginiz olsun. ilginiz olsun. bu yazı da o yüzden yazıldı zaten. nil karaibrahimgilin dediği gibi illaaa illaaa illaaa....

kosgeb için iftar vakti. (pat)

Allah kabul etsin.

Orucu açtıktan sonra dinleyiniz: The pierces --> secret. 42 numara bi şarkıdır kendisi.

30 Temmuz 2009 Perşembe

klark

murat menteş ve samet karagöz klark isimli bir enteresan bi program yapmış meğersem ve ilk programın konuğu da onur ünlü imiş. çok şık olmuş, harikulade hatta. onur ünlü beş şehir isimli bir film çekmiş ve kasımda vizyona girecekmiş ayrıca ah muhsin ünlü'de de şiir ile tekrar temasa dair temayüller oluşmuş anladığımız kadarıyla. bunlar programdan anladıklarımız. programı üşenmeyelim, youtubedan falan arayalım bulalım izleyelim. ufkumuz açılsın, kollarımıza güç gelsin, bakışlarımız keskinleşsin, umut ve oksijen teneffüs edelim böylece. sundaysky denen zımbırtıya gitmeyelim, meramfenlilere de henüz girmeyelim. canımız sağolsun. sevgiler saygılar. dublörün dilemmasını aldım. okumaya kıyamıyorum desem yeridir. murat menteş de tekrar şiire dönsün. kıvançla taşısın türk şiirine dokuz kasa greyfurt.

24 Temmuz 2009 Cuma

kapı

açık kalsın, belki bi fırsat çıkar
çıkar
çıkar çıkar
çıkar
girmesi lazım değil miydi lan bu çıkarın?
girer.

böyle gider.

6 Temmuz 2009 Pazartesi

scent of a woman

yok abi istanbulda koku falan yok yanlış anlamayın. işin gücün yoksa -ki yok- metroda geçerken yan flütle çaldıkları melodiyi bi filmde geçiyomuş gibi düşünürsün, lcw de (dabılyüde) çalan scent of a womanı başka bi filmin içine koyarsın adı scent of a woman olmayan. ya da istiklalde mefistoyu orhanı mangalı galatayı koyarsın bir yerlere. sonra eve gelirsin. çalışan anne olarak pınar misket köfte yapmasan da salata falan yaparsın.
sonra statcounterdan kronosa nerden gelmişler diye bakarsın. adam ikitellinin geleceği diye sormuş google a, o da buraya yollamış. ikitellinin geleceği yok dersin. belki bi de hassiktir dersin. sonra vodafone reklamı çıkar nikah masası çalar, powerturkte müslüm gürses çıkar, mj ölmüştür -sanki yıllar yılı michael jacksona emcey demişsin gibi mj yazarsın- hem de müslüman olarak ölmüştür. bu arada shop and miles da sınırsız concierge servisi olduğunu öğrenip sevinirsin.

.....

bulaşıklar birikmiş. ben bulaşık yıkayım. siz de scent of a woman dinleyin.

22 Haziran 2009 Pazartesi

hayatımız film

olmuş samsa, sen hala onu izle döverim bunu izle vururum diyorsun. o zaman getirirsin sinema gecesi yaparız. 8 film birden!!

hiç bir iş yapmadan yorulmak kötü olduğuna göre iş yapıp yorulmayı denemeliyiz belki de ama ne sql bilirim ne de slm asl den öte bir internet bilgim var. makinalardan da anlamam. politika desen bana uzak. çeviri desen zaten dünyanın en kötü çevirmeni karşınızda duruyor. tez desen, kobi doktoru olmak için ne teze ne de tıp diplomasına ihtiyacın var. belki de ceren fiskosu aşırırsa ona post über modern bir dantel örtü yaparım. o zaman dünya için küçük fiskos için büyük bir iz bırakırım belki de. kimbilir.

neyse bu post tanere gitsin. yoksa yazmıycan başka türlü. hatta sepeti cola trka reklamındaki gibi sallandırıp şöyle sesleneyim:
"taner efendi taner efendi! iki ekmek bi post!" oerghhhhhhh

günün şarkısı: fairy tale. there is no spoon. there is no fairy tale.

20 Haziran 2009 Cumartesi

en kral mavra bu mavra

güneşin oğlunu artık izlemeyenleri dövüyorum:
burada 4 önemli yönetmenin 2şer önemli filmini sıralıyorum:

[Onur Unlu] [2007] Polis
[Onur Unlu] [2008] Gunesin Oglu

[Roberto Benigni] [1997] La Vita e bella (Life is Beautiful)
[Roberto Benigni] [2005] La Tigre e la Neve (The Tiger and the Snow)

[Nikita Mikhalkov] [1998] The Barber of Siberia (Sibirskij Tsirjulnik)
[Nikita Mikhalkov] [2007] 12

[Marc Forster] [2004] Finding Neverland
[Marc Forster] [2007] Kite Runner

şu anda ise sql server 2008 kurmak için önceki sql server upgrade'ini sp1'e upgrade etmek üzere 300mb'lık bir dosyayı indiriyorum.

filmler izlensin.

güneşin oğlunun müziklerinden gelsin. 100 derece söylüyor. mavra:

dünya tersine dönmüş
senkron şimdi çok uzakta
bir bedenden diğerine
yuvarlanan kullarda

güneşi alıp arkamıza
şahlanalım rüzgara
felekten birkaç saat çalıp
bakalım dalgamıza

en kral mavra bu mavra

öyle tırttır şu hayat
herkese aynı gülmez
bazen elli yıldan sonra
dümende hiç görünmez

en kralm mavra bu mavra

yeni zellandadan selamlar.

12 Haziran 2009 Cuma

öyle

en son samsa yazmıştı herhalde balans ve manevra deyu. olm demedi demeyin balans da zor manevra da. ama olsun 1 manevra ile 1 saniye bile dengeyi sağlasan güzel oluyor. zaten o 1 saniyeler olmasa hiç çekilmez.
bu arada ben evlendim. ceren ve samsa o mes'ut anımda yanımdaydılar, tanercim en kısa sürede seni de beklerim. ulan ne iğrenç espri "x evlendi. mecidiyeköyde sadece ve sadece 900 lira kiraya bir eve taşındı!" kendimden utanmıyorum aslında. bu espriyi dilimize yerleştiren hürriyet gazetesi magazin servisi utansın.
dokuz yüz lira ne anasını satayım. bu paraya yeni zellanda bozkırlarında şato kiralarsın. her çobandan da bir tane kuzu hediye etmelerini istesen bi milyon tane de kuzun olur. sonra bu kuzular büyür yünlerini alır eğirirsin bi kazak fabrikası açarsın. oh oh ne güzel. organik diye kakalarsın herkese ama burda anca gidip geliyoruz. neyse buna şükür.
ben şimdi firmaya gidiyorum. xxxşeker gıda tekstil. soracam adamlara hacı şekerci misin tekstilcimisin diye.
merakla cevabı bekliyoruz.

tüm sevenlere gelsin tarkan'dan a-acayipsin.

5 Mayıs 2009 Salı

balans ve tolerans

yok hayır zenon paradoksu demiyoruz, stockholm sendromu da demiyoruz, nasıl oluyor, vakit bir türlü geçmezken, yıllar, hayatlar geçiyor da demiyoruz. bilmek, istemek yetmiyor diyoruz, iyiniyetimizi asla kaybetmiyoruz. zekiyle metini masanın üstüne gezmeye çıkarıyoruz. zeki, bilgiayarın üstüne çıkmaya çalışıyor.

23 Nisan 2009 Perşembe

eurovizyonda hadise çıkacak

ertuğrulla konuştum. eurovizyon günü hürriyetin sürmanşetinde bu olacakmış.
hadiseler lazım bu ülkeye tabi eğşlenmek eğlendirmek "gazino"da klibine bakmak için. daha çok hadise olsa da olur yani.
şimdi kronosa bişey yazıyım derken aklıma geldi. bir yandan ülke çapında hadise çıkaran ivedik olsun yemekteyiz olsun şu bu olsun bakanlara sevenlere en kötü bakışımı fırlatmaktan çekinmiyorum bir yandan da aslında hiç bi halt bilmediğimin farkına varsam da bu yönde hiç bi çabam da yok. kötü bişey. bunun adına okçu paradoksu demiyoruz demi samsacım.

atikerin sunduğu kurtlar vadisi pusu bitti.

23 nisan kutlu olsun.

Günün anlam ve önemini anlatan şarkımız cartel'den geliyor: cartel bir numara en büyük. dinleyin dinletin.

19 Nisan 2009 Pazar

tabii ki de..

anlamsız başlıklar anlamlı başlıklardan yeğdir.
her tarafta hadise görüyorum. hadise yaz 4515 e gönder, cebine gelsin. ben 8 tane hadiseyi cebimden çıkarırım.
yalnız hadiseye teşekkür etmek gerek. ülkemizdeki "bayan popstar" açığını kapattığı için.
bugune kadar tarkan , burak kut,abidin, özcan deniz, bilumum beybifeys sanatçıları şarkıları kötü olsa da 14-29 yaş arası genç kızlarımızın "sevgili" bulma ayaklarına kayıp verdik."genç kızların yeni sevgilisi" sıfatını haketmek için türlü şaklabanlıklar yaptılar. en son biri etek giyip sırtını açmıştı.
peki ya aynı yaş grubundaki ergen erkeklerin sonu ne olacaktı? ben kendimi dışarıda tutuyorum bu tip şeylerden, ama bir biritni sıpirs, efenim bir kıristina agulera bizde neden yok? deyu düşünmekteydim. yardımıma hadise yetişti. teşekkürler hadise. artık çıkabilirsin.

11 Nisan 2009 Cumartesi

nerde bu kronos

en son tdknın bana yarında kalmıştık, evet verdi bitti:)
bir de artık fashion is not a subject of vital interest. yes it is not. ya da no it is not. istediğiniz yerden bakın.
istanbula kapağı atınca ankaraya gelmek de güzel.
farid farjad konseri de güzeldi. hepinize selamı var.
nil kıyısında güzel bir albüm. ama korsan etik midir diye düşünmeyip hepsini aresle indireceğim sanırım. acaba parası neyse vermeli mi? yoksa nile para vermek bilgisayardaki 56789 mp3ün illegalitesinde herhangi bir değişiklik yapmaz mı?
erzurumda kiralar süpermiş. samsacım artık ışınlanma teknolojisini geliştirsen de erzurumda tanerle ortak eve çıksak. sabah ışınlanır işe gideriz, akşam da aynı şekilde uyumaya döneriz. güzel olur. ankarada kirasız ev vardı lan! ışınlanma teknolojisi gelince ikisi arasında bir tercih yapalım.
peki siz de mısırdaki paşa dedenizin mecidiyeköydeki apartımanda bir daireyi miras bırakıp, sizi ev bakma derdinden kurtaracağını düşünüyor musunuz? sayısal oynamadan sayısal bana çıkar mı? ne dersiniz?
bugün hayatımın markasını gördüm: "özcan..." Aynen bu şekilde "özcan üç nokta". Süper. Derin düşüncelere daldım.

kronos nerdedir? neden yazmaz? yazalım yazdıralım.

dinle bak burası nil fm: her zamanki gibi tehlikede

23 Mart 2009 Pazartesi

TDK (kaset markası mıydı aynı zamanda?) sana ayarı vermiş Hüseyincim. İstersen kendisine kutsal kitap muamelesi yapabilirsin.
Giriş-gelişme-sonuç; serim düğüm çözüm; özne tümleç yüklem üçlü zincirlerini kırmanın yolu devrik cümleler kurmak olabilir. O zaman da hayatınız Benjamin Button gibi olur. Veya yine geldim, zeitgeist olayına; zaman kayar. Gençken yaşlı hissedersin. Onun gibi birşey...
Şey de olabilir lan, gizli özne kullanırsın; kapan koduğumun mağarasına, eve dön kalbine dön şarkıya dön. Olur mu lan?

Peşrev

TDK diyor ki:
Peşrev: Klasik Türk müziğinde faslın giriş taksiminden sonra, şarkıdan önce çalınan parça
"Meğer son peşrev, özün başlangıcıymış." h. kilic

22 Mart 2009 Pazar

son peşrev

Mevlana-07-son peşrev diyor winamp efendi.

Bir zamanlar bir Türk büyüğünün söylemiş olduğu "fashion is a subject of vital interest" sözünün anlamını çözmekle meşgulüm bu aralarç hem de fena meşgulüm. mecidiyeköyde mecidiyen olmayınca ha deyince kalamıyormuşsun onu öğrendim. ben de gazetecilik mesleğimi libadiyede ismailde icra etmeye başladım. velhasılı tanercim yüksek rakımda olmayıp deniz seviyesinde olsa bile insan yüksek rakım olsun diyebiliyor. halbuki rakı içmem ben. ne de pek sevgili ivedik gibi bunun alkol oranı budur diyebilirim 0.2 saniyede.

bana "insanlar doğar büyür ve ölür" den daha mantıklı bir "baş-orta-son" açıklaması yapana 100.000 lira vereceğim. son peşrev gerçekten son mudur? son nedir? peşrev nedir?
şahseneme gelince ancak onun gözyaşları anlatır, ben bir şey diyemem. zaten ben anlatamam. şu anda da ne yaptığımın farkında değilim.

samsa just signed in dedi msn efendi. bi selam çakayım hele.

fonda mevlana-15- üçüncü selam
muhabiriniz huseyink libadiyeden bildirdi.

13 Mart 2009 Cuma

Yüksek rakım ne yapar?

Rakı dediğin yüksek olmalı zaten. Alkol oranı yüksek. Ayık kafayla yazıyorum antrparantez, parantez içinde, istidradi falan belirteyim.
Başağrısı yapar, burun kanaması yapar, az uyku yapar. Velhasılı kelam ezerezalt; alışma dönemi biyolojik ve de fizyolojik olarak bile zordur. Zor zenaatların adamıyız ama sanatçı değiliz vesselam. Piis bi on yu.
Yalnız kalmamak gerekiyor bu dönemlerde, çünkü içinizdeki seslerle başbaşa kalıyorsunuz. O zaman da Mustafa Sandal'ın şarkısını hatırlıyorsunuz: Bizi bozar. Çok kıyak şarkıydı be. Ben hep söylerdim böyle 13-14 yaşlarımda o meşhur yaz dönemi sahil kasabalarından birindeyken.
Dışarı baktığında kar mı var halbuki? Vah vah... Zaman fena kaymış. En genişinden. Yoksa bu şarkıyı özlememin tek açıklaması bu. Deniz, kum, güneş...
Neyse sevgili blogırlar, sizden Şahsenem!in "Gözyaşlarım Anlatır" adlı parçası hakkında düşünce, fikir, etütlerinizi beklerim. Eskiler iyiydi be. Bir de Zuhal Olcay. "Yine aşk var."
Beni bu bilgisayarda anımsayın!

4 Mart 2009 Çarşamba

Tuz ruhu...

...olsaydı yakalayacağımız gider migrostan alırdık. 3lira. migroskarta 2.95.
ama zamanın ruhu nasıl yakalanır ki. google mapte takip edebilirmiyiz nerde olduğunu?
zamanın kaymasını nasıl önlersin? kimin kime kaydığını ne zaman ancak tüm gerçekliğiyle görebilirsin?
herşeyde bir hayıra sesleniyorum: var mısın yok musun?
dağıldım lan taner, ağır geldi bu yazı, yasemin göksu daha bir dağıttı durduk yerde- müziği bu yüzden seviyorum. Hiç bişey yokken bile adamı dağıtabiliyor ya da coşturabilir de zaman zaman. bu sanat mıydı yoksa? sanat neydi? bu yüz hangi yüzdü?
valla dağıldım. şarkı süper. yazı da süper. ama dağıldım. funny, huh?

ah ulan rıza gelsin. lisede çok dinlerdim. galiba.

3 Mart 2009 Salı

Hangi şarkısıydı Mustafa Sandal'ın? Yokluğunda Çok Kitap Okudum????

Bir gün bir yazı yazacağım ve insanların hayatlarını değiştireceğim. Ne de kadar da aktifim.
Mustafa Sandal'ın bir şarkısı vardı; adı aklıma hatırıma gelmedi. Gelseydi iyi olurdu. Gittim "Gidenlerden" dinledim ben de. Gidenlerden olmak üzereyim çünkü. Hayatın ipini, kimi insanların "Zeitgeist" denen şeyi çok önceleri elimden kaçırmışım. İpler kimin elindeyse artık, zaman ve mekan boyutlarını değiştirip duruyor. Gençlere tavsiyemdir; zamanın ruhunu yakalayın, yakaladınız mı da elinizden bırakmayın. Hayatınız başkalarının eline geçmesin.
Yasemin Göksu - Gel Gönül dinleyelim. Etrafımızdaki insanlara "Güneşin Oğlu'nu izle oğlum, bence çok güzel" diyelim. Yakın zamanda kırlara uzanalım.Çİmen kokusu alalım. Ben çok istiyorum. Bu mevsimde olmaz, çünkü ben zaman kayması yaşıyorum.Gençlere tavsiyemdir; zamanın ruhunu yakalayın, yakaladınız mı da elinizden bırakmayın. Hayatınız başkalarının eline geçmesin. Zaman size kaymasın.

1 Mart 2009 Pazar

10 numara

olay budur hacım!

23 Şubat 2009 Pazartesi

Bir Amerika İzdüşümü Olarak İkitelli

Tıpkı vakti zamanında kurucu atalarımızın Amerika'ya gidip asıl memleketlerinin isimlerini kutsal maya topraklarına vermeleri gibi bir durumun İkitelli'de de vuku bulduğunu biliyor muydunuz sevgili Taner ve Samsa? Ben bugün bunu farkettim işte.
Önce bilgileri tazeleyelim: Ne yapmıştı atalar; madem ben York'tan geldim burası da New York olsun, burası New England, Burası New Hampshire, New Jersey, New Bala (Bala), New Whitecity (Akşehir) ve New Survival (Kurtuluş) olsun demişlerdi.
Burdaki sanayi siteleri de öyle. Dolapdere, Güngören, Bağcılar, Sefaköy vs vs sanayi siteleri. Topraklarını servet için terk eden Türk girişimcileri sanayi sitelerine memleketlerinin isimlerini vermişler. Bu da İkitelli'yi bir anda bir Amerika Projeksiyonu haline getirmiş.
İşte böyle...
Goran Bregoviç'ten Gelsin: Carolin's Frotic
1.69 heka fm

fala inanma. sakın ha!

mucizeler gerçekleşene kadar mucizedir. gerçekleştikten sonra zaten başımıza gelecek şeyler olur. gerçekleşmezse de zaten çöldeki kutup ayısı Koca Ayak Yeti'den daha gerçekçidir.Bu ayıyı görenler, duyanlar, hissedenler, bizzat yaşayanlar vardır.
orhan veli,x,y,z olmazsam olmam demek de nafiledir kanımca. her ne kadar secret ya da karma ya da samsaist öğretilerde dendiği gibi "olur hacı, sen içini ferah tut" diyen filozoflara tam itimat etmesem de "durdurun dünyayı inecek var" demek namümkün olduğundan bir şekilde yürümek koşmak nefes almak şiir yazıyor gibi senaryo yazıyor gibi ya da hem sırt numarasıyla hem oyunuyla on numara futbolcuymuş gibi yapmak gerekir.
ne demiş atalar "sen siktiret olanları, yaşamana bak"
şimdi özgü namal söylüyor: çapkın kız
1.69 heka fm.

21 Şubat 2009 Cumartesi

hal bu ki yazılır

halbukiokunur!

"halbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta
herşey naylondandı o kadar"

denilir ve şair olunur.

zaten bu hayatta ya turgut uyar, ya erkan oğur, ya niyazi sayın, ya neyzen tevfik, ya mustafa kutlu, ya orhan veli, ya ömer hayyam, ya ara güler, ya da onur ünlü olunur. mümkünlerin kıyısında yaşamaktan bahsedilir. olamıyorsan da birşey olmaz zaten. güneşin oğlu'nu izleyenler bilir. demek ki her an bir mucize olabilir. karşı apartmanda fıstık da yoktur. umrum değildir.

18 Şubat 2009 Çarşamba

adres soran adam

biz bişey çekelim, adı da film olsun dedik samsayla.
hokus pokus olsaydı da aha da bu film desek sonra bu sefer matriksteki mimar gibi birisi rewind tusuna bassa ve biz geriye doğru filmi nasıl çektiğimizi görsek yaşasak hissetsek falan güzel olurmuş. bi anlamda kronostrionun benjamin buttonın tuhaf hikayesinden daha tuhaf hikayesi yani.
samsa bunu da poroceler arasına alalım.

varan bir: senaryo yok
varan iki: kamera yok
varan üç: oyuncu yok

bir zamanlar oyuncağı olmasa da varmış gibi yapıp mutlu olan adamlar ekmek aramayıp pasta yemeye başlasa bile kameram yok ulan hayalimdeki -ne hayali kimin hayali ne zamandan beri hayalin lan bu?* diyen iç sese aldirmaksizin yahu bu hayata renk lazım diyorsa bu işte bi iş var demektir ve bu işin içindeki işi de çözmek gerekir. doğru yolu bulmak gerekir.

neyse siktiret ben yolu gösteririm.

bi şarkı gelsin adı da can olsun şimdi aklıma bişey gelmedi.

16 Şubat 2009 Pazartesi

Ya Hû veyahut yahu

veyahut nasıl yazılır: veyahut mu? ve yahut mu?
neyse nerdesiniz yahu? neden kronos öksüz neden yetim. halbuki Bedrin aslanları ancak bu kadar şanlı değiller miydi? Habire olmasa da yazılar gelmeyecek miydi pek sevgili blogumuza. yoksa aman sen de miydi?
herkes derdinde tasasında. sinirlenince yahu, çaresiz kalınca Ya Hû. o halde biraz önce yahu yazdım ve benim şimdi sinirli olmam gerekiyor ama değilim. o zaman bu önermem yanlış oldu. ama yine de biraz doğruluk payı var sanki.
daha fazla saçmalamadan önce yazıya son vermek gerekiyor sanırım.
sıradaki parçayı samsa yazsın taner bestelesin ismail yk söylesin.
bekliyorum.
öpüldünüz canlar...

3 Şubat 2009 Salı

yes, this is a pencil!

one minute taner beyciğim one minute. sinirlenme yahu.
artık 90lılar kampüslerde fink attıklarına göre yaşlı bir adam edası takınabilirim sanırım. hazır olun başlıyorum.
sene 1994 o zamanlar interstar televizyonu var ve "bizde trt gibi çekiyor abi" "tencerenein kapağını dama astım tüm kanallar ayna gibi gösteriyor" muhabbetleri.
işte biz o zaman anadolu lisesine girdik. Ve o zaman bu fransızcadan ingilizceye dönüş olmuştu ve biz de "öyle strong bir presence var ki" cümesini kurabilme arzusunu içimizde duyuyorduk. "Bunlar matematiği ingilizce öğrenecek ve two multiplied by two equals to four diyecekler" demişlerdi. Bunu bir süre sonra İbrahim Tatlıses "Yeter güzelim yeter iki iki dört eder" diyerek kendince yorumlayacaktı. Ayrıca biyolojiyi de ingilizce öğrenip golgi aparatı yerine "golgi apparatus is a very useful apparatus" diyecektik.
Sonrasında Özkaymak Turizm sayın yolcularına iyi yolculuklar dileyip bizi Konya'ya götürürken bütün hayırseverler ben niye düz lise açayım anadolu isesi açarım demeye bütün aileler oh yeah anatolian high schools rock demeye başlamışlardı bile. Anadolu'da Anataolian Fast Food yemeye alışıyorduk tabi bu arada. Ne güzel. Cumali sağolsun bizi Gregor Samsa'nın bu dönüşümünden biraz uzak tutsa da geldik mi sene 2001'e. Hmm Gazi mi? Yok yahu ora Türkçe eğitim veriyor da dedik içten içe. Çünkü Gazi'de&Siyasal'da Career Path diye birşeylerden bahsedilmiyordu. Onlar tebliğ tebellüğ gibi kelimeler kullanıyorlardı. Ve daha sonra bir okulu daha böylece bitirmiş olduk 5-6 veya kimi zaman 7 senede. demi Samsa?:) (kızma:))
Velhasılı aslında 15 senedir kullansak da kullanmasak da bi yerlerimiz de bu british hound kanı dolaşıyordu sanki. artık bazen kaçınmaya çalışsak da kaçamıyoruz. Gelmiyor anasını sattığımın kelimesi ağza. Bir anda bi bakmşsın supply demand demişsin. ama yine de kızmak iyidir taner beyciğim. kızalım. ve kızgınlığımızı çevreye gösterelim ki içimizdeki britanya tazısını yollayalım. Tam anlamıya olmasa da biraz olsun silkindim. İyi oldu.
Bu yazıda sanki hiç bi bok bilmemesine rağmen biliyormuş edası takınan bi adamın yazısı gibi oldu. Evet Ben bilmem Taner beyciğim bilir ama olsun. Sevdim bu yazıyı:)
Sıradaki Şarkı Farid Farjad'dan Track 5. Dinleyin. Seveceksiniz.

1 Şubat 2009 Pazar

Eğer ki...

...derseniz, "ulen , o kadar attın tuttun, yazdığın blogun(??) ismi bile latince, ne ayak?"
... derim ki, "git kendini becer dostum; sins habere unstus est,lekes habere unstus est; ". yani "doktorun dediğini yapın, yaptığını yapmayın.

Kasımpaşa İngilizcesi.. Dolapdere Latincesi.. Yeniköy Görümcesi..

Ekşisözlük takipçisi olduğumuzun zaman zaman farkına varmışınızdırınımlar sizler.
Takipçisi derken hastası demek değil yani. Gittikçe azalan bir beyin ishalinin aniden leblebitozu yutturulmasına benzer sukut eylemesini dört gözle gözlemlemek hayranlığı bitiren bir olgu zaten.
Teee 99 dan beri okuyan, ama yazmaya niyet etmemiş; "adamlar kendi aralarında yazıyorlar, ben neden ve nasıl katkı yapayım ki, zaten 'pena' yı da yazmışlar; yazacak hiçbirşey kalmadı ki" diye düşünen biriyken, "abi, adamlar çok iyi yazıyor; ben 'depeyi' gibi, 'otisabi' gibi, 'kler' gibi yazabileceğimi düşünsem neden yazmyım, şimdi kaliteyi düşürmüyüm' gibi düşünegelişmişken; okudukça 'bu ne amına koyım şimdi?' dedirten bir olgu oldu bu sözlük. Belki de sıkıldım. Ama eskiden, yabancı hayranlığına alabildiğine laf giydirebilen ve de bu yüzden 'muhalif ve subjektif' yapısını koruyabilen insanlar; 'öyle strong bir presence var ki' ve "im an british hound detsvay im raytink in english" diyebilen insanlar, bir anda "ben ingilizce biliyorum, bilmeyenlerle dalga geçmeliyim" e dönüşmüşler.
Dolapdereli biri olarak, İngilizce'yi kötü kullananlarla dalga geçmek ve buna da güzide semtimiz Kasımpaşa'yı alet etmek dipten dibe "İngilizce sadece Yeniköy'de öğrenilir, Dolapdere'de öğrenilen ingilizce ancak bu kadar olur" demektir.(Bakınız MONOPOLY (İroni içinde ironi içinde ironi) oyunu)(Türkçesi BORSA bu oyunun, ama sıkrabıl gibi bu da havalı)).
Eyvallah, ama atladığımız bir konu var.
İnsanlar İngilizce bildikleri için kendilerini üstün zannediyorlar. Eskiden Fransızca için geçerliydi bu. Ve de kötü kullananlarla dalga geçme ayrıcalığını kendilerinde buluyorlar. Çünkü insanların yaşam öyküsünde "Bildiğiniz yabancı diller" kalıbı var. O kalıbın ilk sırasında da hep bu anglikan dil var.
Ve de sözlüğü, bu yaşamöykülerini, intervieyvlarda satmaya endeksli olarak yetiştirilmiş bir nesil ele geçirmiş. "Ehe, hi dazınt nov ingiliş lan eheh ehe" Modunu bu yüzden "ON" tutuyorlar. Pazarlama dehası bir nesil var, kendini esir pazarında satmanın 10 goldınrulunu bilen insanlar. Enelpi bilip, uygulayan insanlar. Her bildiklerini ortaya döken, pazarda satan insanlar. Plazalarda mini etekli hatun ve de asansör ve de kariyer ve de mini etekli hatun peşinde koşan; sosyal hayatta da bildiği tek kelimeyi, tek cümleyi bile pazarlayan insanlar.
Açın bakın lan feysbuk hesabınıza, arkadaşlarınızdan kaç kişinin anadili türkçe olduğu halde latince atasözü "vataryuduyingnav?" hanesinde var? Ya da ingilizce, fransızca cümleler işte ne bileyim? O insanlar işte bu bahsettiklerim. "Ben bunun latincesini de biliyorum". Ben şahsen bok yemenin latincesini bilmiyorum.
Çalıştığım yerde, kendilerini çok iyi pazarlayarak içeri girmiş iş arkadaşlarımız, en az bir saat boyunca bildikleri latince lafları birbirlerine sıralayabilirler. Denk gelebilirsiniz. Üstelik bir konsepte dahil etmeden. "Bir de ad hominem var ki, şu anlama gelir. Homo homimi lupus,aaa biliyorum onu, şu anlama geliyor" tarzı bir diyalog.Sanki romüslen römülüs 500er milyar verecekler en çok latince kelimeyi türkçeye çevirene.
Sidik yarıştırmayı bir konunun veya sohbetin içine katmadan, altmetinsiz yapma cüretini duyuyor artık insanlar. "20 metre öteye işeyebildiğimi ya anlamazlarsa diye korkuyorum; o yüzden çocuk bezi kullanmıyorum" düsturu beni bu yazımsıyı yazmaya yönlendirdi. "Bu eşarbı da Paris'ten aldık şekerim" demek yerine artık direkt olarak "2009 yılının 13 Temmuz'unda 4 günlüğüne Paris'e gittim" deyiveriyorlar.
Can sıkıcı sosyolojik vakalar işte bunlar. Ne anlarım halbuki sosyolojiden. Ben fenciydim. :)
( -Kaç metre uzağa gidiyor abi bu sidik? - Sidiğin vizkositesini ve yerçekimi ivmesini doğru hesaplayıp 45 derecelik açıyla işersen 15.2537 metre. 7 devreder. )

26 Ocak 2009 Pazartesi

tv screen

"find a beautiful old street / not rushing through this time"

diyerek sesinize ses vermek istedi samsa. samsa sonra yine counter-strike oynamaya başladı. eagle ile sniper ile dördün üçüyle ve keleşle insanları taradı. hayata dair formüller geliştirmeyi önerdi sonra samsa, işin içinden çıkamadı. ne yapsa birşeylerin eksik olacağını anlayan samsa, hüseyin ve taner beylerin blog kayıtlarını okudu, okuduğuda samsa, çocuklar gibi şendi. anladı ki samsa, ne yapsa birşeyler eksik kalacak. "eve dön, kalbine dön, şarkıya dön" mısraına tutundu bir süre samsa. hafta sonu samsa, çay içmesi gereken ne kadar yer varsa oralarda çay içti. beşiktaşlı dostlar, kazım ve nazım. çay içmeyi önemseyen ve blog kayıtlarına tutundu samsa. ayakta kalmaya iman etti sonra samsa, herşey güzeldi. bazen samsayı özlüyorum. 

"come in and drink with a false name"

poker face

her ne kadar literatürde ikiyüzlü anlamında kullanılsa da pokerface aslında biz gençlerin facebooku kısaca face olarak çağırmamızdan dolayı facebookta oynanan pokere verdiğimiz kısa isimdir. şimdi farkettiğim üzere bu yazı da aslında ulan ben de yazmalıyım moduna girerek oluşturulmuş bir yazıdır.
istanbul'un şu ana geçen iki haftası bol bol poker face göreceğimi düşündürmüşür. bu gerek can sıkıntısından facebooka girmek gerekse ikiyüz ün kaç yüze çıkabileceğini anlamak anlamında gerçekleşecektir. bu kötümser bir ifade senaryo ya da şiir olsa da hazırlıklı olmakta da fayda vardrı efendim.
tabi bu arada istanbul varsa ve galata ve samsa ve kağıt varsa pişti oynamakta hiç bir mahzur yoktur bence. gönül ister ki pişti yerine 3-5-8 oynayalım. sonra nişantaşına gidip bütün ğırlığımızı oraya verebiliriz. ama galatada hafiflemek iyi gelir. zira isviçreli bilim adamlarına göre dürbünü veyahut teleskopu en verimli kullanmanın ilk prensibi hafiflemektir. yoksa bırak teleskopu. al eline elektron mikroskopunu yine bi bok anlamazsın afedersin.
affettin mi taner?
sen de affet samsa.
baba zuladan gelsin bir sana bir de bana...

24 Ocak 2009 Cumartesi

küfür nedir?

Giriş: İnsanın kendisine yakışanı söylemesidir. yani; kendisine yakışanı başkalarına söylemesidir. "Bu ayakkabı bana çok yakıştı" derseniz küfür etmiş olursunuz. Kötü ayakkabı sahibinindir.


İmdiiii; kimler küfürü hak ediyor? El kaldırın. Evet Samsacığım, el kaldırmakla doğru bir iş yaptın, yaptın da elini kaldırırken orta parmağını da havaya dikmeyeydin keşkem. Zaten uzun bir elin ve uzun bir orta parmağın var. "Poker Hand". Ne hareket çektiği belli olmuyor. Dürbün gerek.


Telefonların var, arıyorum; fırça atıyorsun :"Bir daha metrodayken beni arama!&?+^'!!" deyu. Seni kınıyorum samsa, sana laflar hazırladım.


Gelişme: Kaledeki çocuklar top oynamayı bilmiyorlar. Nereye vurdukları belli değil: "Poker Foot". Dürbün gerek. Ama yine de parayı biz uçlanıyoruz. Üstelik maçtan hemen önce sigara içtiğimiz için nefes nefese kalıyoruz.


Sonuç: Benim İstanbul'a ne zaman geleceğim ve ne zaman üçünüze üçümüz, bayram etsin çükümüz moduna gireceğimi inanın bilmiyorum. (Çok ayıp bir şey söyledim, özür dilerim; aslında yarı-diplomat bir adamım.) Evet, bilmiyorum: "Poker life." Nereye gideceğim belli değil.Hayatım poker oldu. Geleceği görmek için teleskop da yetmez.

Ama gelirim, bir cafe ye otururuz Nişantaşı'nda... Samsa haki renkli fuları, föter şapkasıyla gelir. Hüseyin, siyah çerçeveli gözlüğü ve de ağzında piposu ile gelir, sık sık "Bu Bağlamda" der. Ben de siyah balıkçı yaka kazağımın kollarını çekiştirerek iki elimle birden fincanı tutarak "cafe latte macavetti de la cruz" tarzından bir şeyler içerim. Samsa top sakallı, o sık sık "postmodern" desin. Politikacılardan balıkçılardan ressamlara kadar çekiştirmedik kimse bırakmayız. Ve sadece camekânlı köfteciyi güzel adam olarak buluruz.Kadife ceketi de ben mi giysem acaba?. Çiğ köfte yiyip bunu da ilginç deneyim olarak nitelendirdik mi tamamdır. Ceketimin kolları yamalı olsun.


Neyinize gerek lan Galata'da pişti oynamak? Ananız babanız bunun için mi gönderdi sizi İstanbullara? Scalerica Del Oro (Salonika) dinleyin. Yine sinirlendim. Sinek sekizliyi at bu el, elinde kız vale var; sendeki maça kızıyla alırsın sonra...

21 Ocak 2009 Çarşamba

internet bulamazlarsa

pasta yesinler demiş ünlü fransız şansölyesi tony samsa obama.
internetsizlik kötü bişey ama yine de bi süre ayrı kalmak da gerekliymiş galiba. beynim bytelardan kurtulmuş artık istanbulu içine sindiriyor.
2/3 çoğunluğun istanbula geçmesi ise seçim gözlemcilerinin pek umrunda değil. kalede top oynamanın da keyfi var galata da pişti oynamanın da. işe başlamanın da iş yapmamanın da buna mukabil maaş almamanın da.
ne demiş orhancığım veliciğim: hayat böyle zaten.
ikitelliye gelmek isteyen samsalar 78m ye tanerler 146m ye binsin. olmazsa taksimde buluşup ordan süleymaniye ye gidelim. kurufasulye yer sonra da güzel bir çay içeriz.
güzel olur.
yes, we can.

8 Ocak 2009 Perşembe

bir tatlı huzur almaya geldim

Tanpınar'dan devam ediyoruz. Şimdi de Huzur'a başladım. Diyor ki:
"Huzur için belli bir dünya görüşüne bir hayat nizamına kavuşamamış Cumhuriyet aydınlarının 'huzursuzluklarını' dile getiriyor denebilir."
işte böyle diyor. kronosun amacı geyik olsa da böyle ulvi sözlerin de zararı olmaz sanırım değil mi sevgili 2/3.
velhasılı kelam cumartesi istanbuldayım. huzur orda mı nerde bilmiyorum. finallerim yok ama ikitelli de çok uzak. her gün de traş olmak falan var.
ama winamp diyor ki you are the luckiest man by the wood brothers. kimbilir belki doğrudur. ya da milli piyango gibi bu şarkıyı dinleyen iki milyon kişiden dört kişi çeyrek şans buluyorlardır kendilerine.
öyle bir şey.
çalsın sazlar
alaturka başlasın

5 Ocak 2009 Pazartesi

finallerden dolayı

iki hafta kapalıyız biraderler, bu sırada hüseyin istanbula teşrif etmiş ve bilmemkaçıncı cemre, toprağa mı, suya mı, havaya mı ne düşmüş olur. böyle birşey vardı. hayırlısı.

1 Ocak 2009 Perşembe

batman landed

yeni yılın üçüncü saatinde bu saçma yazıyı yazmamın sebebi aklıma gelen şu saçma sorudur:
eğer batman returns ü yazan senaristler catwoman karkterini sırf bat ve cat isimlerinin telaffuz benzerliğinden yola çıkarak oluşturdularsa -ki yüzde 99.999999 böyle bir şey yoktur- senaristler türk olsaydı sırf telaffuz benizor diye yarasa adam pırasa kadın mı yaparlardı? cevap saçmalama git bi çay koy gel..
i wish you a merry xmas