23 Şubat 2009 Pazartesi

Bir Amerika İzdüşümü Olarak İkitelli

Tıpkı vakti zamanında kurucu atalarımızın Amerika'ya gidip asıl memleketlerinin isimlerini kutsal maya topraklarına vermeleri gibi bir durumun İkitelli'de de vuku bulduğunu biliyor muydunuz sevgili Taner ve Samsa? Ben bugün bunu farkettim işte.
Önce bilgileri tazeleyelim: Ne yapmıştı atalar; madem ben York'tan geldim burası da New York olsun, burası New England, Burası New Hampshire, New Jersey, New Bala (Bala), New Whitecity (Akşehir) ve New Survival (Kurtuluş) olsun demişlerdi.
Burdaki sanayi siteleri de öyle. Dolapdere, Güngören, Bağcılar, Sefaköy vs vs sanayi siteleri. Topraklarını servet için terk eden Türk girişimcileri sanayi sitelerine memleketlerinin isimlerini vermişler. Bu da İkitelli'yi bir anda bir Amerika Projeksiyonu haline getirmiş.
İşte böyle...
Goran Bregoviç'ten Gelsin: Carolin's Frotic
1.69 heka fm

fala inanma. sakın ha!

mucizeler gerçekleşene kadar mucizedir. gerçekleştikten sonra zaten başımıza gelecek şeyler olur. gerçekleşmezse de zaten çöldeki kutup ayısı Koca Ayak Yeti'den daha gerçekçidir.Bu ayıyı görenler, duyanlar, hissedenler, bizzat yaşayanlar vardır.
orhan veli,x,y,z olmazsam olmam demek de nafiledir kanımca. her ne kadar secret ya da karma ya da samsaist öğretilerde dendiği gibi "olur hacı, sen içini ferah tut" diyen filozoflara tam itimat etmesem de "durdurun dünyayı inecek var" demek namümkün olduğundan bir şekilde yürümek koşmak nefes almak şiir yazıyor gibi senaryo yazıyor gibi ya da hem sırt numarasıyla hem oyunuyla on numara futbolcuymuş gibi yapmak gerekir.
ne demiş atalar "sen siktiret olanları, yaşamana bak"
şimdi özgü namal söylüyor: çapkın kız
1.69 heka fm.

21 Şubat 2009 Cumartesi

hal bu ki yazılır

halbukiokunur!

"halbuki korkulacak hiçbir şey yoktu ortalıkta
herşey naylondandı o kadar"

denilir ve şair olunur.

zaten bu hayatta ya turgut uyar, ya erkan oğur, ya niyazi sayın, ya neyzen tevfik, ya mustafa kutlu, ya orhan veli, ya ömer hayyam, ya ara güler, ya da onur ünlü olunur. mümkünlerin kıyısında yaşamaktan bahsedilir. olamıyorsan da birşey olmaz zaten. güneşin oğlu'nu izleyenler bilir. demek ki her an bir mucize olabilir. karşı apartmanda fıstık da yoktur. umrum değildir.

18 Şubat 2009 Çarşamba

adres soran adam

biz bişey çekelim, adı da film olsun dedik samsayla.
hokus pokus olsaydı da aha da bu film desek sonra bu sefer matriksteki mimar gibi birisi rewind tusuna bassa ve biz geriye doğru filmi nasıl çektiğimizi görsek yaşasak hissetsek falan güzel olurmuş. bi anlamda kronostrionun benjamin buttonın tuhaf hikayesinden daha tuhaf hikayesi yani.
samsa bunu da poroceler arasına alalım.

varan bir: senaryo yok
varan iki: kamera yok
varan üç: oyuncu yok

bir zamanlar oyuncağı olmasa da varmış gibi yapıp mutlu olan adamlar ekmek aramayıp pasta yemeye başlasa bile kameram yok ulan hayalimdeki -ne hayali kimin hayali ne zamandan beri hayalin lan bu?* diyen iç sese aldirmaksizin yahu bu hayata renk lazım diyorsa bu işte bi iş var demektir ve bu işin içindeki işi de çözmek gerekir. doğru yolu bulmak gerekir.

neyse siktiret ben yolu gösteririm.

bi şarkı gelsin adı da can olsun şimdi aklıma bişey gelmedi.

16 Şubat 2009 Pazartesi

Ya Hû veyahut yahu

veyahut nasıl yazılır: veyahut mu? ve yahut mu?
neyse nerdesiniz yahu? neden kronos öksüz neden yetim. halbuki Bedrin aslanları ancak bu kadar şanlı değiller miydi? Habire olmasa da yazılar gelmeyecek miydi pek sevgili blogumuza. yoksa aman sen de miydi?
herkes derdinde tasasında. sinirlenince yahu, çaresiz kalınca Ya Hû. o halde biraz önce yahu yazdım ve benim şimdi sinirli olmam gerekiyor ama değilim. o zaman bu önermem yanlış oldu. ama yine de biraz doğruluk payı var sanki.
daha fazla saçmalamadan önce yazıya son vermek gerekiyor sanırım.
sıradaki parçayı samsa yazsın taner bestelesin ismail yk söylesin.
bekliyorum.
öpüldünüz canlar...

3 Şubat 2009 Salı

yes, this is a pencil!

one minute taner beyciğim one minute. sinirlenme yahu.
artık 90lılar kampüslerde fink attıklarına göre yaşlı bir adam edası takınabilirim sanırım. hazır olun başlıyorum.
sene 1994 o zamanlar interstar televizyonu var ve "bizde trt gibi çekiyor abi" "tencerenein kapağını dama astım tüm kanallar ayna gibi gösteriyor" muhabbetleri.
işte biz o zaman anadolu lisesine girdik. Ve o zaman bu fransızcadan ingilizceye dönüş olmuştu ve biz de "öyle strong bir presence var ki" cümesini kurabilme arzusunu içimizde duyuyorduk. "Bunlar matematiği ingilizce öğrenecek ve two multiplied by two equals to four diyecekler" demişlerdi. Bunu bir süre sonra İbrahim Tatlıses "Yeter güzelim yeter iki iki dört eder" diyerek kendince yorumlayacaktı. Ayrıca biyolojiyi de ingilizce öğrenip golgi aparatı yerine "golgi apparatus is a very useful apparatus" diyecektik.
Sonrasında Özkaymak Turizm sayın yolcularına iyi yolculuklar dileyip bizi Konya'ya götürürken bütün hayırseverler ben niye düz lise açayım anadolu isesi açarım demeye bütün aileler oh yeah anatolian high schools rock demeye başlamışlardı bile. Anadolu'da Anataolian Fast Food yemeye alışıyorduk tabi bu arada. Ne güzel. Cumali sağolsun bizi Gregor Samsa'nın bu dönüşümünden biraz uzak tutsa da geldik mi sene 2001'e. Hmm Gazi mi? Yok yahu ora Türkçe eğitim veriyor da dedik içten içe. Çünkü Gazi'de&Siyasal'da Career Path diye birşeylerden bahsedilmiyordu. Onlar tebliğ tebellüğ gibi kelimeler kullanıyorlardı. Ve daha sonra bir okulu daha böylece bitirmiş olduk 5-6 veya kimi zaman 7 senede. demi Samsa?:) (kızma:))
Velhasılı aslında 15 senedir kullansak da kullanmasak da bi yerlerimiz de bu british hound kanı dolaşıyordu sanki. artık bazen kaçınmaya çalışsak da kaçamıyoruz. Gelmiyor anasını sattığımın kelimesi ağza. Bir anda bi bakmşsın supply demand demişsin. ama yine de kızmak iyidir taner beyciğim. kızalım. ve kızgınlığımızı çevreye gösterelim ki içimizdeki britanya tazısını yollayalım. Tam anlamıya olmasa da biraz olsun silkindim. İyi oldu.
Bu yazıda sanki hiç bi bok bilmemesine rağmen biliyormuş edası takınan bi adamın yazısı gibi oldu. Evet Ben bilmem Taner beyciğim bilir ama olsun. Sevdim bu yazıyı:)
Sıradaki Şarkı Farid Farjad'dan Track 5. Dinleyin. Seveceksiniz.

1 Şubat 2009 Pazar

Eğer ki...

...derseniz, "ulen , o kadar attın tuttun, yazdığın blogun(??) ismi bile latince, ne ayak?"
... derim ki, "git kendini becer dostum; sins habere unstus est,lekes habere unstus est; ". yani "doktorun dediğini yapın, yaptığını yapmayın.

Kasımpaşa İngilizcesi.. Dolapdere Latincesi.. Yeniköy Görümcesi..

Ekşisözlük takipçisi olduğumuzun zaman zaman farkına varmışınızdırınımlar sizler.
Takipçisi derken hastası demek değil yani. Gittikçe azalan bir beyin ishalinin aniden leblebitozu yutturulmasına benzer sukut eylemesini dört gözle gözlemlemek hayranlığı bitiren bir olgu zaten.
Teee 99 dan beri okuyan, ama yazmaya niyet etmemiş; "adamlar kendi aralarında yazıyorlar, ben neden ve nasıl katkı yapayım ki, zaten 'pena' yı da yazmışlar; yazacak hiçbirşey kalmadı ki" diye düşünen biriyken, "abi, adamlar çok iyi yazıyor; ben 'depeyi' gibi, 'otisabi' gibi, 'kler' gibi yazabileceğimi düşünsem neden yazmyım, şimdi kaliteyi düşürmüyüm' gibi düşünegelişmişken; okudukça 'bu ne amına koyım şimdi?' dedirten bir olgu oldu bu sözlük. Belki de sıkıldım. Ama eskiden, yabancı hayranlığına alabildiğine laf giydirebilen ve de bu yüzden 'muhalif ve subjektif' yapısını koruyabilen insanlar; 'öyle strong bir presence var ki' ve "im an british hound detsvay im raytink in english" diyebilen insanlar, bir anda "ben ingilizce biliyorum, bilmeyenlerle dalga geçmeliyim" e dönüşmüşler.
Dolapdereli biri olarak, İngilizce'yi kötü kullananlarla dalga geçmek ve buna da güzide semtimiz Kasımpaşa'yı alet etmek dipten dibe "İngilizce sadece Yeniköy'de öğrenilir, Dolapdere'de öğrenilen ingilizce ancak bu kadar olur" demektir.(Bakınız MONOPOLY (İroni içinde ironi içinde ironi) oyunu)(Türkçesi BORSA bu oyunun, ama sıkrabıl gibi bu da havalı)).
Eyvallah, ama atladığımız bir konu var.
İnsanlar İngilizce bildikleri için kendilerini üstün zannediyorlar. Eskiden Fransızca için geçerliydi bu. Ve de kötü kullananlarla dalga geçme ayrıcalığını kendilerinde buluyorlar. Çünkü insanların yaşam öyküsünde "Bildiğiniz yabancı diller" kalıbı var. O kalıbın ilk sırasında da hep bu anglikan dil var.
Ve de sözlüğü, bu yaşamöykülerini, intervieyvlarda satmaya endeksli olarak yetiştirilmiş bir nesil ele geçirmiş. "Ehe, hi dazınt nov ingiliş lan eheh ehe" Modunu bu yüzden "ON" tutuyorlar. Pazarlama dehası bir nesil var, kendini esir pazarında satmanın 10 goldınrulunu bilen insanlar. Enelpi bilip, uygulayan insanlar. Her bildiklerini ortaya döken, pazarda satan insanlar. Plazalarda mini etekli hatun ve de asansör ve de kariyer ve de mini etekli hatun peşinde koşan; sosyal hayatta da bildiği tek kelimeyi, tek cümleyi bile pazarlayan insanlar.
Açın bakın lan feysbuk hesabınıza, arkadaşlarınızdan kaç kişinin anadili türkçe olduğu halde latince atasözü "vataryuduyingnav?" hanesinde var? Ya da ingilizce, fransızca cümleler işte ne bileyim? O insanlar işte bu bahsettiklerim. "Ben bunun latincesini de biliyorum". Ben şahsen bok yemenin latincesini bilmiyorum.
Çalıştığım yerde, kendilerini çok iyi pazarlayarak içeri girmiş iş arkadaşlarımız, en az bir saat boyunca bildikleri latince lafları birbirlerine sıralayabilirler. Denk gelebilirsiniz. Üstelik bir konsepte dahil etmeden. "Bir de ad hominem var ki, şu anlama gelir. Homo homimi lupus,aaa biliyorum onu, şu anlama geliyor" tarzı bir diyalog.Sanki romüslen römülüs 500er milyar verecekler en çok latince kelimeyi türkçeye çevirene.
Sidik yarıştırmayı bir konunun veya sohbetin içine katmadan, altmetinsiz yapma cüretini duyuyor artık insanlar. "20 metre öteye işeyebildiğimi ya anlamazlarsa diye korkuyorum; o yüzden çocuk bezi kullanmıyorum" düsturu beni bu yazımsıyı yazmaya yönlendirdi. "Bu eşarbı da Paris'ten aldık şekerim" demek yerine artık direkt olarak "2009 yılının 13 Temmuz'unda 4 günlüğüne Paris'e gittim" deyiveriyorlar.
Can sıkıcı sosyolojik vakalar işte bunlar. Ne anlarım halbuki sosyolojiden. Ben fenciydim. :)
( -Kaç metre uzağa gidiyor abi bu sidik? - Sidiğin vizkositesini ve yerçekimi ivmesini doğru hesaplayıp 45 derecelik açıyla işersen 15.2537 metre. 7 devreder. )