işte burada bu odada oturmuş kasım'ın ilk yazısını yazıyorum. dün akşam ve bugün gün boyunca ıslandım. ince kıyafetlerimle, yani klasik murat'ın gömleği ve üzerindeki ince yağmurluk görünümlü kıyafetimle -ki yağmur geçirmek konusunda çok başarılıdır kendisi- sırılsıklam oldum ve rüzgarın şarkısını dinledim, rüzgarın gölgesini gördüm, rüzgarın yağmurla birleşinceki gücünü iliklerimde hissettim. istanbul'a sonbaharın nasıl yakıştığını kalbime ekledim.
birkaç gündür konumuz tim buckley, jeff buckley ve nusrat fateh ali khan.
jeff buckley, kendisi gibi çok kaliteli bir müzisyen olan -ki kalitelerini takdir etmek bile haddim değil belki- tim buckley'in oğlu.
kutsal bilgi kaynağından aldığımız bilgilere göre, tim buckley 28 yaşında overdose'dan ölüyor, jeff buckley de 30 yaşında boğularak ölüyor. jeff buckley, nusrat fateh ali khan -ki onun kalitesini belirtecek bir kelime bulmak mümkün değil- hakkında, "nusrat, he is my elvis" diyor. bunları zaten daha önce de konuşmuştuk. bunun yanında, jeff buckley ve nusrat fateh ali khan aynı sene ölüyorlar, 1997'de. nusrat, jeff'ten sonra ölüyor -ki jeff nusrat'ın ölümünü görmüş olsaydı çok büyük yıkım olurdu onun için sanıyorum. jeff buckley dinliyorum yani.
yorgunum, birsürü işim var, bazı günler geçirdim, bazıları hakkında söylenecek çok söz var ki söylenmeyecekler. serkan diye bir insan var, hakkında birşeylerden bahsetmek isterim ama bahsetmeyeceğim.
nusrat dinleyeceğim, kitap okuyacağım, bazı şeyler hakkında düşüneceğim, bazı şeyler hakkında düşünmeyeceğim. özne de benim, nesne de benim, yüklem de benim, ben hiçbirşeyim.
türkçe konusunda hassasım, kronosu ve sizleri seviyorum. sevdiğim diğer şeylerden, şimdilik, bahsetmeyeceğim.
cümleten selametle.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder